AyetSûreler

Kâf Sûresi 2. Âyet

Mekke · Cüz 26 · Sayfa 518

بَلۡ عَجِبُوٓاْ أَن جَآءَهُم مُّنذِرࣱ مِّنۡهُمۡ فَقَالَ ٱلۡكَٰفِرُونَ هَٰذَا شَيۡءٌ عَجِيبٌ ۝٢

Doğrusu kâfirler kendi içlerinden uyarıcı bir peygamber geldiğine şaşırdılar da dediler ki: "Bu şaşılacak bir şeydir

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

«وَالطُّورِ» gibi kasem harfi ile söylenmek lâzım gelirdi. Çünkü harfi kasemin hazfolunduğu mevakı’de muksemi bih «اَللّٰهِ لََافْعَلَنَّ» gibi kaseme müstehıkk olarak hazfe karîne olur. «زَيْدٍ لََافْعَلَنَّ» denmez.

3- Öyle olsa «قاف» yazılırdı. «بِكَافٍ عَبْدَهُ عَيْنٌ جَارِيَةٌ» kabîlinden olurdu. Halbuki bütün Mushaflarda «ق» harf yazılmıştır.

4- Bunda zâhir olan harf olmaktır. Gerçi onun İbni Abbastan menkul olduğu da söylenmiştir, lâkin İbni Abbastan menkul olan «قاف» ın bir dağ ismi olmasıdır. Amma burada bu «ق» ile murad o dağ olduğu sâbit değildir اه. Demek ki Râzî esas ı’tibariyle «Kaf» dağı diye söylene gelen rivâyeti inkâr etmiyor, burada onunla tefsiri zaıyf buluyor. Alûsî de rivâyetleri kaydettikten sonra şöyle diyor: «Karafî, Kaf dağının vücudu olmadığına zâhib olmuş ve buna bürhan getirerek delîli olmıyan şeye ı’tikad caiz olamıyacağını söylemiş. İbni haceri heytemî de vârid olan rivâyetleri ileri sürerek ona ba’zı ı’tirazda bulunmuştur. Alûsî bunları hikâye ettikten sonra: ben de diyor Karafînin dediği gibi his şehadetiyle bu dağın vücudu olmadığına zâhib oluyorum. Çünkü bu Arzın berrini, Bahrini medarı seretâna kadar kaç kerreler kat’ettiler. Öyle bir şey müşahede etmediler. Gerçi o haberleri râvîlerinden bir cemaat sahih tahric edercesine iltizam ile rivâyet eylemişler ise de onların sıhhatine ta’n etmek hissi tekzib etmekten ehvendir. Bu, bulamamaktan dolayı vücudu nefyetmek kabîlinden de değildir. Zelzele işinin de öyle bir dağa tevakkufu yoktur, çünkü zelzeleler Arzın salâbetiyle beraber çıkmak istiyen buharların tazyikındandır. Ve biraz insaf damarı olanlar nazarında bunu inkâr etmek mükâberedir. اه. Biz de bu münasebetle şunu söyliyelim ki daha hakîm olan Râzî bu hususta daha insaflı hareket etmiştir. Bizce insaf rivâyetleri tekzib etmekte değil, bir mahmili sahih bulmaktadır. Gerçi bu hususta Peygambere kadar ref’edilen bir hadîs yoktur. Fakat bir kısım ulemânın kanâatlerini gösteren şayi’ bir telâkkî vardır. İbni Cerîrin ve ibni Münzirin rivâyetlerine göre ibni Abbas şöyle demiştir: Allah tealâ bu Arzın arkasından onu muhît bir deniz, onun arkasından bir cebel yaratmıştır ona «Kaf» denilir. Semâi Dünya onun üzerine sarkmaktadır. ilh... Demek ki «Kaf» Arzı kaplamış olan bahri muhîtı Muhîttır. Bu ifâdeye göre Kaf dağı denilen şey kürei nesîm olmuş olur. Zira biz biliyoruz ki Arzı etrafından kaplıyan bir Bahri muhît vardır, Bahri muhîtı de kürei nesîm kaplamıştır. Ve Semai Dünyanın etekleri bu kürei nesîm üzerindedir. Bizim gök ta’bir ettiğimiz zümrüd gibi göklük burada müncelîdir. İbni Münzirin, Ebûşşeyhın, Hâkimin, ibni Merduyenin Abdullâh ibni büreydeden rivâyetlerinde: «Kaf», Dünyayı muhît zümrüdden bir dağdır ki Semanın etekleri onun üzerindedir diye zümrüd ile ifâde edilmesi de teşbihi belîğ kabîlinden olmak üzere bu rengi te’yid eyler. Buna dağ ta’bir olunması da şekli kürevîsi ile fevkal’ufuk irtifa’ ve azameti haysiyyetinden yâhud bir menba’ ve mahzen olması noktai nazarından olmak gerektir. Bununla beraber ibni Ebiddünyanın Ebûşşeyhın tahriclerinde «Kaf» yalnız Arzı değil, âlemi muhît olmak üzere de nakledilmiş ve damarları Arzın içine kadar indiği ve zelzeleler onun damarlarının hareketinden husule geldiği de söylenmiştir. Bu noktaya gelince «Kaf» kelimesi bize eski Yunanîlerde dahi ma’ruf olan ve her şeyin menbaı olmak üzere maddenin bir halitai kül mahiyyetinde mülâhaza edilen ilk halini ifâde eyliyen «chaos=kao» kelimesini hatırlatmıştır. Kaf dağı rivâyetleri Hazreti Peygambere istinad ettirilmemiş bulunduğu için bunu eski zamanlarda pek şayi’ olmuş bir nazariyye kabîlinden telâkkî etmekte hiç bir mahzur yoktur. Lâkin bunu tefsir için esas ittihaz etmek muvafık olmaz. «ق» harfini müteşâbih olarak kudretullaha bir remiz telâkkı etmek Kaf dağı denilen imkân âlemiyle tefsir etmekten daha münasib olur. وَالْقُرْاٰنِ الْمَجٖيدِ Ve Kur’anı mecîd hakkı için -

MECİD, mecd sahibi, mecd, geniş kerem ile alâkadar büyük şeref ve şandır. Şu halde Kur’anı mecîd,

şerefi kîtabların hepsinden büyük olan yâhud ma’nâsını bilip amel edeni şereflendiren şanlı Kur’an demek olur. «Vav» kasem, yâhud kaseme atf içindir. «Kaf» ile şanlı Kur’ana kasem edilmiştir. Kasemin cevabı maba’di karînenesiyle mahzuftur, ya’ni sen münzirsin inzar için geldin 2. بَلْ عَجِبُوٓا اَنْ جَآءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ fakat onlar kendilerine kendilerinden bir münzir geldiğine teaccüb ettiler - ya’ni Kur’anın şeref ve şanı olmadığından değil, fakat insanlara yine insanlardan bir münzir, korku haberi vererek korkutan bir Peygamber geldiğine şaştıklarından dolayı küfr ve inkâra gittiler. Halbuki insanlara kendi hariclerinden gelen bir münzir, gayri tabiî ve şayânı teaccüb görülse bile yine kendilerinden bir münzir gelmesi görülmedik bir şey değil idi. Fakat onun gelişine ve inzar edişine şaştılar فَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا شَىْءٌ عَجٖيبٌ da kâfirler dediler ki: bu acîb bir şey - bunda iki vecih vardır. Birisi teaccüblerini tefsir ve teaccüb noktasını tafsıl ile küfürlerini tasrihtir. Bu surette «فا» tefsir, «هٰذَا» Peygamberin inzarına işarettir. İkincisi Peygamberin bı’setine teaccübden sonra Âhırette ba’se teaccüblerini beyandır. Bu surette «فا» atıf «هذا» mübhem olarak şu söze işaret olur.