Hûd Sûresi 86. Âyet
Mekke · Cüz 12 · Sayfa 231
بَقِيَّتُ ٱللَّهِ خَيۡرࣱ لَّكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَۚ وَمَآ أَنَا۠ عَلَيۡكُم بِحَفِيظࣲ ٨٦
Eğer mümin iseniz, Allah’ın helâlinden size ihsan ettiği kâr sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber ben sizin üzerinize gözcü değilim
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 84–87. âyetleri birlikte ele alır.
84. وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ Ve onlardan yüz çevirdi de وَقَالَ يَآاَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ «ya esefâ alâ Yusüf!.. » dedi -
ESEF, ma’lûm olduğu üzere huznün şiddetlisi demektir ki bu ma’nâca lisanımızda daha ziyade « gam »
lâfzı kullanılır (sûrei «a’raf» ta «وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِهٖ غَضْبَانَ اَسِفًا» âyetinde bir de gadab ile olan alâkası geçmişti bak) ahirindeki elifi maksure mütekellim «ya» sından bedel, ey esefim demektir. Yâhud nüdbe elifidir ki musibetin şiddetile «ah» gibi tahazzün ve tahassürde bir imtidad ifade eder. Nidanın cevabı mahzuftur. «Alâ Yusüf» esefin meb’nasını gösteren müteallâkıdır. «Esef» ile « Yusüf » maddesi beynindeki cinas da kelâma ayrıca bir rıkkat vermiştir. Ki Ilmi bedi’de buna tecnisi tasrif ta’bir olunur. «Ya» esasen uzağa nida için mevzu’dur. Esefi söz işidir, anlar kabili hıtab bir zat yerine koyarak ma’nâlı bir mecazdır. Ya’kub, bu kerre iki oğlunun daha hicranile dâgdar oluyor, hicranı Yusüfe bir de bunlar inzımam ediyor. Diğer oğullarının getirdikleri haberin de bir sanîa olduğunu anlıyor, ye’se inanmıyor, Allahdan ümidini kesmiyor, ümid ile sabra karar veriyor. İkisinin hayat ve mekanları hakkında her ne ise bir haber getirilmiş olduğu halde kanlı bir gömlek getirip kurt yedi dedikleri Yusüfün hayatı hakkında mücerred rahmeti ilâhiyye delilinden başka zâhirde bir ümid emâresi de bulunmuyor. Böyle bir anda Yusüf, yanında olsa idi makamı sabırda kendisine ne güzel bir hemhal olacaktı mülâhazası da gönlünü sarıyor ve binaenaleyh bütün bu musıbetleri bir Yusüfün hicranında toplanmış buluyor. Ve Yusüfe mukabil kendisine artık esefin kendisinden başka hemhal olacak bir musahib görmez oluyor da sözlerine inanmadığı oğullarından sarfı nazar edip sanki Yusüfe çağırır gibi bir iştiyak ile esefe nida ederek demiş oluyor ki: ey esefim; ey bana başka gam duyurmıyacak olan şiddetli gam, ey Yusüfün yadigârı esef!... Uzak durma, tam zamanındır gel bana ki hasretim arttı, son dereceye geldi. Resulullah sallallahü aleyhi vessellemden menkuldür ki «Ya’kub aleyhisselâmın Yusüfe vecdi ne dereceye bâliğ olmuştu?» diye Cebraile suâl etmiş «evlâdını gaib eden yetmiş ana vecdi» demiş, «o halde ecri ne kadardır?» dedikte «yüz şehîd ecridir, ve Allaha bir lâhza bile sui zannetmedi» demiştir. Bu, delâlet eder ki müsîbet zamanlarında teessüf ve bükâ caizdir. Çünkü şedaid zamanında insan kendisini pek az zabtedebileceği cihetle bundan büsbütün men’i nefis, teklif tahtine girecek hususattan değildir. Ve filhakika Resuli ekrem sallallahü aleyhi vesellemden de oğlu İbrahime ağlamış ve «kalb, huzün duyar, göz, yaş döker, rabbımın gadab edeceği şeyi söylemeyiz ve elbette biz, sana mahzunuz ya İbrahim! » buyurmuştu. Ancak câiz olmıyanı, cahillerin yaptığı gibi bağırıp çağırarak feryad-ü figan etmek, döğünmek, yaka paça yırtmak, saçını başını yolmak kabilinden ifratlardır. Menkuldür ki aleyhıssalâtü vesselâm kerimelerinin birinin çocuğuna ağlamış, mubarek nefsini üzmüştü, «ya resulullah ağlıyorsun halbuki bizi ağlamadan nehyetmiştin» denildi, binaenaleyh buyurdu ki «ben sizi ağlamaktan nehyetmedim ancak iki ahmak sesten nehyettim: biri ferah sırasında ses, biri de terah «keder» sırasındaki ses» Bir haberde vârid olduğuna göre Muhammed ümmetinden başka ümmetlere «اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنّآَ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ» verilmemişti netekim Ya’kub bile böyle istirca’ etmeksizin öyle dedi وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ ve hüzünden gözleri ağardı - hüzünden gözlerine ak düştü, cihanı görmez oldu. Veya bir rivayette vârid olduğuna göre zayıf görünüyordu. فَهُوَ كَظٖيمٌ artık o, bir kâzîm idi - derdini içine atıyor. Gayzını tutuyor, gam yutuyordu, çok dolgun ve tutkun ve yutkunan bir acıklı idi.
Onun bu acıklı haline bakan ve sirrine iremiyenler:
85. قَالُوا تَاللّٰهِ Te vallahi dediler تَفْتَؤُا تَذْكُرُ يُوسُفَ Yusüf! deyip duruyorsun حَتّٰى تَكُونَ حَرَضًا nihayet üzgün düşeceksin اَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِكٖينَ veya helâk olacaksın - «böyle boş boşuna kendine yazık ediyorsun» - gibi nasıhate kalkıştılar, gerçi bu bir sui niyyetle söylenmiyordu, lâkin Yusüfü ölmüş farzetmek gibi bir ye’se ibtina ettiği ve bir ı’tiraz ve intikadı tazammun eylediği cihetle Ya’kub gibi büyük ve içli bir zata karşı cahilâne bir âzâr ve binaenaleyh bir had nâşinaslık oluyordu. Fakat buna karşı onun kâzmına ve rikkat-ü nezaketine bakınız ki 86 قَالَ اِنَّمَآ اَشْكُوا بَثّٖى وَحُزْنٖىٓ اِلَى اللّٰهِ ben dedi, bessimi ve huznümü Ancak Allaha şikâyet ederim - ne size ne başkalarına değil.
BESS, Aslında yaymak bast-u neşretmek ma’nâsına masdar ise de bundan mebsûs ma’nâsile isim de
olur ki herkesin içine sığdıramayıp âleme yaymaktan kendini alamıyacağı zorlu havsale sûz derd-ü merak demektir. Ya’ni ben, havsale sûz dağı derunumu ve huznümü kimseye değil, ancak Allaha şikâyet ediyorum وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَالَا تَعْلَمُونَ ve Allahdan sizin bilemeyeceğiniz bir şey biliyorum - binaenaleyh bunları boşuna zannetmeyiniz, Allah hiç umulmadık yerden neş’eler verir.
87. وَقَالَ يَا بَنِىَّ Ve ey oğullarım, dedi اذْهَبُوا gidiniz, فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخٖيهِ de Yusüften ve kardeşinden tahassüs ediniz - bir haber hissetmek için bütün havassinizle çalışınız, araştırınız. Şayanı dikkattir ki «فَلَنْ اَبْرَحَ الْاَرْضَ» diyerek kalmış olan büyük kardeşlerinden tahassüs emretmemiştir. Çünkü o ıhtiyarile kalmış idi, tahassüs üzere bulunuyordu. Yusüf ve Bünyamîn ise muztar bir halde cüdâ düşmüşlerdi. Yusüf bir mefkud, Bünyamîn de bir mahbus gibi telâkkı edilmek ıktiza ediyordu. Fevt olduklarına dâir bir ma’lûmat yoktu. Gerçi Yusüfü kurt yedi diye bir kanlı gömlek getirmişlerdi,
lâkin bu yalandı ve yalan olduğu Ya’kubca da anlaşılmış idi de «بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًا» demişti. Zira gömleği parçalamadan bir kimseyi kurt yemiş olamazdı. Ve netekim o zaman Ya’kubun «bu ne halîm kurtmuş, gömleği bile parçalamamış» dediği de rivayetler de vârid olmuştur. Pederi ve büyük kardeşleri bile henüz berhayat bulunan Yusüf âdeten akranı münkarız olacak bir yaşta da değil idi. Binaenaleyh ne sarahaten ne de delâleten Yusüfün mevtine hukmetmek için hiç bir sebeb yoktu. Halbuki fevt oldukları ma’lûm olmıyan bir mefkud veya mahbusu aramak ve haklarında mümkin olan muaveneti yapmak bir vecibe teşkil ediyordu ve anlaşılıyor ki Yusüf hakkında iyi bir tahassüste bulunulmaması ve bu vecibenin ifasına vesile bulamamış olması Ya’kubu en ziyade dagdar eden bir ukde idi. Bünyamînin tevkıfi yüzünden bir ta’kıb ve tahassüs lüzumunun zuhuru ile bu kerre o vesiyle hasıl olmuştu. Onun için ikisinden tahassüs emretmiş ve bu vazifenin yeis ile değil, ümid ve istekle yapılması zımnında ma’neviyyetlerini takviye ederek demiştir ki: وَلَا تاَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ ve Allahın revhınden ümidi kesmeyin - ya’ni darlıkları açacak, sıkılmış sînelere nefes aldırıp ferah verecek lûtf - ü rahmetinden ye’se düşmeyin اِنَّهُ لَا يَايْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ çünkü Allahın revhinden ancak kâfirler me’yus olurlar. - Binaenaleyh Yusüf ve Bünyamîn de kim bilir nasıl bir ızdırab içinde ümid bekleyip duruyorlardır. Onun için Yusüf bulunur mu demeyiniz de Allahın rahmetinden ümid ile mütehassis olarak istekli arayınız, inşallah bulur, hayırlı bir haber getirirsiniz.
Filhakika bakınız bunun üzerine revhullah nasıl tecelli etti: ٨٨ فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَآ اَيُّهَا الْعَزٖيزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَا اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِى الْمُتَصَدِّقٖينَ ٨٩ قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخٖيهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ ٩ قَالُوٓا ءَاِنَّكَ لََانْتَ يُوسُفُ قَالَ اَنَا يُوسُفُ وَهٰذَآ اَخٖى قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْناَ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُضٖيعُ اَجْرَ الْمُحْسِنٖينَ ٩١ قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِئٖينَ ٩٢ قَالَ لَا تَثْرٖيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ ٩٣ اِذْهَبُوا بِقَمٖيصٖى هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَبٖى يَاْتِ بَصٖيرًا وَاْتُونٖى بِاَهْلِكُمْ اَجْمَعٖينَ
Meali Şerifi