AyetSûreler

Hûd Sûresi 60. Âyet

Mekke · Cüz 12 · Sayfa 228

وَأُتۡبِعُواْ فِي هَٰذِهِ ٱلدُّنۡيَا لَعۡنَةࣰ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۗ أَلَآ إِنَّ عَادࣰا كَفَرُواْ رَبَّهُمۡۗ أَلَا بُعۡدࣰا لِّعَادࣲ قَوۡمِ هُودࣲ ۝٦٠

Hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde bir lânetle izlendiler. Bilin ki, Âd kavmi, gerçekten Rablerini inkâr ettiler. Yine bilin ki, Hud’un kavmi olan Âd, defolup gittiler

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 50–60. âyetleri birlikte ele alır.

50. وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُودًا Âde de kardeşleri Hudü - Resul gönderdik. Ya’ni Hud aleyhisselâm nesebce diğer bir kavimden değil, meb’us olduğu Âd kavmi cümlesinden idi. Tefsirlerde müşarün’ileyhin nesebi hakkında iki rivayet vardır. Birincisi; «Hud İbni Abdillah ibni Rebah İbnilhulûd İbni’avs ibni İrem ibni Sam ibni Nuh aleyhisselâm» dır. İkincisi de «Hud ibni Şalih ibni Erfahşd ibni Sam ibni Nuh ibni Ammi ebi âd» dır. Ya’ni Nuh, Âdın babasının amcasının oğlu imiş. Hud gönderildi de ne dedi bilir misiniz?:

قَالَ يَا قَوْمِ Ey benim kavmim, dedi اعْبُدُوا اللّٰهَ Allaha ıbadet edin - ma’bud ancak onu tanıyın, ancak ona kulluk edin مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُ size ondan başka hiç bir tanrı yoktur اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ size sade iftira ediyorsunuz - da ilâh diye başkalarına tapıyorsunuz. 51. يَا قَوْمِ Ey benim kavmim لَآ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا buna karşı sizden bir ecr istemem - ya’ni bu sözüm sizden bir garaz ve ıvaz gözeterek söylenmiş değildir. Halıs muhlıs bir nasıhattır. Bu ıhtarı her kıssada görürüz. Çünkü sıdk-u ıhlas, nübüvvet ve nasıhatın birinci şartı ve muhıkk ile mübtılin en esaslı farkı olduğu gibi tevhid iyman-ü akıdesinin de muktezası bu olduğundan her Peygamber ümmetine bu ıhtarı yapmıştır. O halde bu ıhlâs neye denecek olursa اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى الَّذٖى فَطَرَنٖى benim ecrim ancak beni yaradanadır. - Bana bu ulvî fıtrati veren halikıma aiddir. Vereceğini o verecektir. اَفَلَا تَعْقِلُونَ artık siz akıl etmez misiniz? Aklınızla düşünüb böyle halisâne söylenen ve sizin menfaatinize teallûk eden bu hak nasıhati tutarak iftiradan vazgeçmez misin? 52. يَا قَوْمِ Ey benim kavmim اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ rabbınıza istiğfar eyleyiniz - ona karşı günahkârlığınızı i’tiraf edib mağrifetini isteyiniz ثُمَّ تُوبُوٓا اِلَيْهِ sonra da ona tevbe ediniz - şirk-ü ısyandan nedamet ve iyman-ü istikametle ona müracat ve ubudiyyet ediniz يُرْسِلِ السَّمَآءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا ki üzerinize bol bol Semanın feyzını göndersin - kuraklık çektirmesin, hayatınızı kuru maddelerin tazyikından kurtarıb yükseltsin وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى قُوَّتِكُمْ ve kuvvetinize kuvvet ilâve etsin - ma’lûm olan cismanî kuvvetinizi henüz tanımadığınız ma’nevî bir kuvvet zammile katlansın, artırsın وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِمٖينَ ve mücrim mücrim yüz çevirmeyin - ya’ni cürümlerinizde ısrar ederek bu güzel nasıhatleri dinlememezlik etmeyin. Görülüyor ki Hazreti Hudün bu tebligatı bu Sûrenin evvelindeki esaslardır. Hud aleyhisselâmın bu tebligatında «ben size şu beyyine ile geldim» gibi bir tasrih yok ise de fıtrati irae ederek akl-ü kalbe hıtab eden delâil vardır. Kur’anda daima tervic olunan bu kabîl delâil ve beyyinat ise Nakai Salih ve asayı Musâ gibi beyyinati mahsûseden daha asîl, daha kavidir. Zira asıl da’vâ, ma’kul olan tevhiddir. Lâkin kavmı Hud fı’len iymana muztarr kılacak ilcaî bir kuvvet görmedikçe o gibi beyyinatı akliyyeye ehemmiyet vermediklerinden 53. قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ ey Hud, dediler, sen bize bir beyyine ile gelmedin - iymana muztarr kılacak açık bir delil ve mu’cize getirmedin - bu, tıpkı Mekke müşriklerinin Resulullaha inzal olunan âyetleri âyet saymayıp «لَوْلَآ اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ لَوْلَآ اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ جَآءَ مَعَهُ مَلَكٌ» demelerine benzer.

وَمَانَحْنُ بِتَارِكٖىٓ اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ Ve biz senin sözünden dolayı ilâhlarımızı terketmeyiz وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنٖينَ biz sana inanmayız. 54. اِنْ نَقُولُ Ancak deriz ki اِلَّا اعْتَرٰيكَ بَعْضُ اٰلِهَتِنَا بِسُوٓءٍ ilâhlarımızdan ba’zısı her halde seni bir fenalıkla çarpmış - ya’ni onlara dil uzattığından dolayı aklına fenalık getirmiş, delirtmiş. «Bazısı» demeleri putlarının her birine başka hassa isnad ettiklerinden, şu filân hususun ilâhi, şu filân hususun ilâhi gibi isimler uydurduklarından dolayıdır. Bu inkâr ve ınad ve hezeyana mukabil Hazreti Hud, bizzat kendisinin en büyük beyyinatı ilâhiyyeden olduğunu anlatan şu hakikatlerle cevab vererek قَالَ dedi ki - اِنّٖىٓ اُشْهِدُ اللّٰهَ ben, Allahı işhad ederim وَاشْهَدُوٓ siz de şahid olunuz ki 55. اَنّٖى بَرٖىٓءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ مِنْ دُونِهٖ onun gayrısından sizin uydurduğunuz şeriklerden ben kat’ıyyen beriim فَكٖيدُونٖى جَمٖيعًا binaenaleyh hepiniz toplanarak bana istediğiniz keydi yapınız. Ya’ni bundan daha açık ne beyyine arıyorsunuz, yalnız bana fenalık getirdiğini iddia ettiğiniz ba’zısı değil bütün şerikleriniz ve siz hepiniz toplanarak bana fenalık yapmak için dilediğiniz plânı kurun, istediğiniz hud’ayı tertib edin ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ sonra bana mühlet de vermeyin - ya’ni elinizden geleni irteye komayın hemen icra edin, asla pervam yoktur. 56. اِنّٖى تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ ben her halde Allaha tevekkül ettim - onun emr-ü hıfzına dayandım رَبّٖى وَرَبِّكُمْ ki rabbım ve rabbınızdır. - Benim de malikim, Efendim odur, sizin de, onun irade ve meşiyyeti olmadan ne sizden bir şey sadır olabilir, ne de bana bir musibet irebilir, Çünkü

مَامِنْ دَآبَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا hiç bir dabbe (bir deprenen) yoktur ki o,onun asıyesini tutmuş olmasın - ya’ni hepsi kabzai kudretinde müsehhar milkidir, dilediği gibi tasarruf eder, hiç birini kaçırmaz, isterse hiç kımıldatmaz. Nasıyesinden tutmak, perçeminden yakalamak, zapt-u teshir de meseldir. اِنَّ رَبّٖى عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ Şüphe yok ki rabbım bir doğru yol üzerindedir. -Doğruluğun hamîsi, doğruların yardımcısıdır. Rızası hakk-u adil ve istikammettedir. 57. فَاِنْ تَوَلَّوْا Artık siz yine yüz çevirirseniz - ya’ni bu açık ve kat’î hakıkatleri dinlemez ve doğru tevhid yolunu tutmazsanız فَقَدْ اَبْلَغْتُكُمْ مَآاُرْسِلْتُ بِهٖٓ اِلَيْكُمْ ben size gönderildiğim şey’i iblağ ettim - vazifemi yaptım وَيَسْتَخْلِفُ رَبّٖى قَوْمًا غَيْرَكُمْ rabbım - beni mes’ul etmez - de sizden başka bir kavmi istıhlâf eder. - Ya’ni sizi helâk eder, yerinize başka bir kavmi halef yapar, hılâfeti onlara verir وَلَاتَضُرُّونَهُ شَيْئًا ve siz ona hiç bir şey zarar edemezsiniz. Onun emrinden yüz çevirmenizin bütün zararı kendinize aid olur. اِنَّ رَبّٖى عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ حَفٖيظٌ Çünkü rabbım her şeyin üzerinde nazır ve nigehbândır - hiç bir şey’i kaçırmaz ve yaptıklarınız ondan gizli kalmaz. Binaenaleyh ona hiç bir zarar ihtimali olmaksızın cezanızı bulursunuz.

Şimdi acebâ sonu ne oldu? Hûdün dedikleri tehakkuk etti mi? Denilirse bakınız ne oldu?: 58. وَلَمَّا جَآءَ اَمْرُنَا Vaktâ ki emrimiz geldi - ya’ni yine dinlemediler, azâba istihkak kesbettiler, azâb emrimiz geldi çattı, o vakıt نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ Hûdü ve beraberinde iyman edenleri بِرَحْمَةٍ مِنَّ ا tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık «بِرَحْمَةٍ» de «با» sebebiyy ve rahmetin tenvini, tefhım içindir ki tarafımızdan büyük bir rahmet sebebile demektir. Ve bu büyük rahmetten murad da iyman ni’metine hidayet ve tevkıftır. - وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلٖيظٍ Ve biz bunları galîz bir azâbdan kurtardık - ya’ni iyman etmiyenler şiddetli ve şümullü ağır bir azâb ile ihlâk edilirlerken Hûd ve mü’minler böyle büyük bir tehlükeden necat buldular. Bu galîz azâb, azâbı semumdur ki bir rıhı sarsar, kâfirlerin burnundan giriyor kıçlarından çıkıyor, evlerini, mallarını yıkıb süpürüb götürüyor, her birini bir tarafa atıb parça parça ediyordu. Ma’ahaza ba’zı müfessirîn burada diğer bir ma’nâ olduğunu söylemişler: iki kerre «نَجَّيْنَا» buyurulmasında te’sis, te’kide racih olduğu cihetle beyan olunan ma’nâ, birincinin mazmunu olub azâbı galîzden murad, Âhiret azâbıdır demişler ki güzel bir ma’nâdır. Ve netekim bundan sonraki âyette hem Dünya hem Kıyamet tasrih olunmuştur. Bu surette ma’nâ şu olur: «biz bunları galîz bir azâbdan da kurtardık» Ey muhatab 59. تِلْكَ ta onlar iştetmek murad edince nerede olursa olsun en hayırlı bir surette kat’ıyyen muhufaza eder. Onun için Allahın hıfzına emanet etmek daha hayırlıdır. وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ ve o erhamürrahimîndir. Binaenaleyh rahmetinden me’muldür ki muhafaza eder de bir musîbet daha vermez.

65. وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ الخ – Demek ki evvelki sözler gelirgelmez ve yükleri açılmadan cereyan etmiş idi ve demek ki Yusüfün bu tedbiri ümidi vechile yeni bir müşevvik olmuştu.

Babaları bununla da mutmainn olmıyarak: - 66. قَالَ لَنْ اُرْسِلَهُ مَعَكُمْ onu, dedi, asla sizinle beraber göndermem حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ ta ki Allahdan bana bir mîsak veresiniz - ya’ni Allaha yemin edesiniz لَتَاْتُنَّنٖى بِهٖٓ اِلَّآ اَنْ يُحَاطَ بِكُمْ ki onu her halde bana getireceksiniz, meğer hepiniz ihata edilmiş olasınız - ya’ni hepiniz her cihetten mağlûb olmuş, yapacak hiç bir çareniz kalmamış, hepiniz helâk olacak, takatınız yetmeyecek bir vaz’ıyyete giriftar olmuş bulunasınız. Kaderin ne kadar şayanı dikkat bir cilvesidir ki yemîni son derece tevsık suretinde irad olunan bu istisna ile Ya’kub ilerideki ihata vaz’ıyyetini sanki ihzar etmiş ve gûya o hususdaki ademi mes’uliyyeti tevsık eylemiştir. Onun için demişlerdir ki «البلآء مؤكل بالمنطق» belâ, dile müvekkeldir.

فَلَمَّآ اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ Bunun üzerine vaktâ ki kendisine mîsaklarını verdiler قَالَ اللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَكٖيلٌ «Allah, sözlerimize karşı vekil» dedi - şayanı dikkattir ki «şâhid» veya «kefil» dememiş «vekil» demiştir. Demek ki maksadı yalnız şehadet değil, icradır. Ve demek ki bu babda kefalete de delil yoktu «وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكٖيلٌ» ise kat’îdir. Ya’ni onun tevfıkı olmadan biz bu sözleri, bu teahhüdleri iyfa edemeyiz. Bizim hesabımıza bunları icra ediverecek kudret ve irade ancak onundur, Muvaffakıyyeti ondan dileriz.

67. وَقَالَ يَا بَنِىَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍ Bir de ey oğullarım! Dedi, bir kapıdan girmeyiniz, müteferrik kapılardan giriniz. - Demişlerdir ki bu tavsiyenin sebebi toplu bir surette göze çarpılmalarından ve bir hased ve gamze uğramalarından sakınmak idi. Çünkü bu kerre oğulları Mısırda ma’lûm olmuş ve nazarı dikkati calib bir hal almış bulunuyorlardı. Anlaşılıyor ki Hazreti Ya’kub esrarengiz bir vaz’ıyyet görmüş ve buna karşı oğullarına Mısıra girecekleri zaman avcıya dağılır gibi bir ta’biyeyi andıran sirrî bir tedbir emr-ü tavsiye etmiş. Ve bununla beraber tedbir ile takdiri hudanın önüne geçilemeyeceğini anlatarak demiştir ki:

وَمَآ اُغْنٖى عَنْكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَىْءٍ Maamafih Allahdan her hangi bir şeyi sizden mungi olmuyorum - ya’ni ben bu tedbir ve tavsiyemle sizi Allah tarafından gelmesi mukadder olan her hangi bir şeyden, her hangi bir kazadan halâs etmiş olmuyorum. Eğer Allah hakkınızda behamehal bir kaza murad etmiş ise o mutlaka olur. Ona karşı hiç bir tedbir fâida vermez. Her ihtimale karşı tedbir almak da lâzım ise de tedbir takdire müdafaa edecek ve muradın husulünü mucib olacak bir illet değil, nihayet Allahtan bir istianedir. Takdire muvafık ise müfid olur, yoksa hazer, kadere mani’ olmaz. اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِ Huküm, ancak Allahındır عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ ben ancak tevekkül ettim - ancak onun hukmüne i’timad edib emrimi ona tefvız ve sizi ona emanet ettim - وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ binaenaleyh mütevekkiller de ona tevekkül etsin - ya’ni tevekkül edecek olanlar veya bana i’timadı olanlar da ancak Allaha tevekkül etsinler, ne başkasına ne de kendilerine güvenmesinler. Hazreti Ya’kubun bu tevekkül emrinin fai sebebiyye ile kendi tevekkülüne tefrii de şayanı dikkattir. Bununla kendisinin nübüvvetine işaret ve diğerlerinin ona ıktidası lüzumuna tansıs olunmuştur. Filvakı’ dediği gibi 68. وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْ babalarının kendilerine emrettiği yerden girdiklerinde de مَاكَانَ يُغْنٖى عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَىْءٍ başlarına Allahdan gelecek hiç bir şeyden muğni olmadı - o duhul veya o emr -ü tedbir haklarında min tarafillâh mukadder olan şeylerden kurtarmadı, ihataya uğramalarına, sirkatle ittiham olunmalarına, kardeşlerinin alıkonulmasına الخ mani’ olmadı اِلَّا حَاجَةً فٖى نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰيهَا ancak Ya’kubun nefsindeki bir haceti kazâ etmiş oldu. - Ki hissi şefakat ve fikri ubudiyyetle taharrii selâmet ihtiyacı vardı. Bu tedbir ile gönlünün tekazâsı def’olmuş, nefsinde tedbirsizlikle bir kusur yapmış olmak ihtimali bertaraf edilmiş oldu. Hasılı o tedbirin sırf enfüsî kalan bir teselliden başka vaki’de bir huküm ve menfaati olmadı. وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ Ve filhakika o bir ilim sahibi idi - böyle olacağını, ya’ni «tedbirin takdire mani’ olamıyacağını» Ya’kub, biliyor ve ılmine sahib olarak muktezasıyle amel ediyordu لِمَا عَلَّمْنَاهُ çünkü biz ona ta’lim etmiştik - vahiy veya tecribe ve istidlâl ile bildirmiştik وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ve lâkin nâsın ekserîsi bilmezler - onun bildiğini bilmez, hukmi kaderi anlamazlar da kimi kuvveti kendi tedbirlerinde zanneder, mukadderatımızı kendimiz ta’yin edeceğiz demeğe kadar gider, kimi de tevekkülü tedbire mani’ zanneder. Tedbirin de bir istiane olduğunu, tedbir ile nefiste bir hacetin kazâ edileceğini hesaba almazlar. ٦٩ وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَخَاهُ قَالَ اِنّٖىٓ اَنَا اَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٧ فَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فٖى رَحْلِ اَخٖيهِ ثُمَّ اَذَّنَ مُؤَذِّنٌ اَيَّتُهَا الْعٖيرُ اِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ ٧١ قَالُوٓا وَاَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ ٧٢ قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَنْ جَآءَ بِهٖ حِمْلُ بَعٖيرٍ وَاَنَا بِهٖ زَعٖيمٌ ٧٣ قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِى الْاَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِقٖينَ ٧٤ قَالُوا فَمَا جَزَآؤُهُٓ اِنْ كُنْتُمْ كَاذِبٖينَ ٧٥ قَالُوا جَزَآؤُهُ مَنْ وُجِدَ فٖى رَحْلِهٖ فَهُوَ جَزَآؤُهُ كَذٰلِكَ نَجْزِى الظَّالِمٖينَ ٧٦ فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَآءِ اَخٖيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَآءِ اَخٖيهِ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ مَاكَانَ لِيَاْخُذَ اَخَاهُ فٖى دٖينِ الْمَلِكِ اِلَّآ اَنْ يَشَآءَ اللّٰهُ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَآءُ وَفَوْقَ كُلِّ ذٖى عِلْمٍ عَلٖيمٌ ٧٧ قَالُوٓا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُ فَاَسَرَّهَا يُوسُفُ فٖى نَفْسِهٖ وَلَمْ يُبْدِهَالَهُمْ قَالَ اَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًا وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَصِفُونَ ٧٨ قَالُوا يَآ اَيُّهَا الْعَزٖيزُ اِنَّ لَهُٓ اَبًا شَيْخًا كَبٖيرًا فَخُذْ اَحَدَنَا مَكَانَهُ اِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِنٖينَ ٧٩ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اَنْ نَاْخُذَ اِلَّا مَنْ وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِنْدَهُٓ اِنَّآ اِذًا لَظَالِمُونَ Meali Şerif