AyetSûreler

Hûd Sûresi 26. Âyet

Mekke · Cüz 12 · Sayfa 224

أَن لَّا تَعۡبُدُوٓاْ إِلَّا ٱللَّهَۖ إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ أَلِيمࣲ ۝٢٦

Allah’dan başkasına ibadet etmeyin! Ben, size gelecek acı bir günün azabından korkarım

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 25–48. âyetleri birlikte ele alır.

25. وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا Kasem olsun ki vaktiyle de Resul yaptık gönderdik نُوحًا اِلٰى قَوْمِهٖ الخ Nuhu kavmine... ilh.-bu Sûrenin kıssaları da sûrei A’raftakine şebihtir. Bunda da onun gibi evvelâ Nuh ile başlanmış, sonra Hud, sonra Salih sonra Lût (şu kadar ki burada buna İbrahim ile bir mukaddime yapılmış, sonra Şuayb, sonra da Musâ ve Harun zikrolunmuş) Fakat bunlar oradakilerin bir tekrarı değil, başka başka noktaları, nükteleri, hikmetleri, ıbretleri muhtevî tafsılleridir. Mevzu’ ve gaye bir olmakla beraber mazlumların ayrı hususiyetleri vardır. Bu kıssalar, o kadar güzel ıberi, hıkem ve nasayihi ihtiva etmektedir ki her biri cildlerle tafsıle müsaid ilhamlar bahşedecek birer sahifei hikmettir. Lakin biz bunların böyle telhıs ve tefrikındaki hikmeti beyanı ihlâl etmemek için ekserisinde sadece misal ile iktifa ediyoruz. Binaenaleyh tavsıye ederiz ki bunları basît bir surette okuyub geçivermemeli, iyice tefekkür ve teemmül etmeli, ıbret nazariyle dersi ilham almak için okumalıdır. 38. وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ Gemiyi yapıyordu - Hazreti Nuhun gemisinin evsafı hakkında ba’zı sözler nakl - olunmuştur. Ezcümle denilmiştir ki tulü üç yüz zira’, arzı elli zira’, semada tulü, ya’ni su kesiminden yukarı irtifaı otuz zira’, sactan ma’mul üç anbarlı bir gemi idi, Hasenden naklolunduğuna göre de tulü bin iki yüz, arzı altı yüz zira’, imiş. Fakat bu gibi tafsılâta girişmek bîhude, doğrusunu ta’yin imkansızdır. Bu babda Kur’andan ma’lûm olan şudur ki kavminin mü’minlerini ve ihtiyacları bulunan şeyleri ve her hayvandan iki eşi, ya’ni bir çifti istiab edecek vüs’atte imiş. Ancak bize bu geminin yelken gemisi olmayıb vapur gibi ocaklı ve istim gibi feveranlı, ya’ni kaynayıb fışkıran bir kuvvei muharrıkeyi haiz bir gemi olduğunu ifham eden şu cümle pek ziyade şayanı dikkattir:

40. حَتّٰىٓ اِذَا جَآءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ Ta ki emrimiz geldi ve tennur feveran etti - ya’ni bu gayeye gelinceye kadar Nuh gemi sun’una devam eyliyor. Kavmi de alay ediyordu - O vakıt قُلْنَا احْمِلْ فٖيهَا الخ yükle, dedik ona ilh -

TENNUR lugatte kapalı bir ocak, bir fırındır ki lisanımızda en ziyade «tandır» ta’bir olunur. Leys demiştir ki

«tennur umumiyyetle her lisana geçmiş bir lafızdır. Arkadaşı «tennar» dır.» Ezherî de demiştir ki: «bu delâlet eder ki isim ba’zan a’cemî olur. Arab onu ta’rib eder de Arabî olur. Ve buna delil, aslı tennar olmasıdır. Bundan evvel kelâmı Arabda tennur, ma’ruf değildir. Bunun nazıri başka lisandan Arabcaya girmiş olan diybac, dinar, sündüs, istebrak gibi kelimelerdir ki Arab bunlarla tekellüm edince hep Arabî olmuşlardır.» اه. FEVERAN da ma’lûmdur ki kuvvet ve şiddetle kaynamak, fışkırmaktır. Şimdi biz gemiden bahsolunurken tam ocak, feveran ettiği sırada yük emri verildiğini işittiğimiz zaman o geminin harekete müheyya fayrab vaz’ıyyetinde bir vapur olduğunu anlamakta hiç tereddüd etmeyiz. Lâkin vapuru görmemiş olanlar buna intikal edemez ve «aceba bu ocak feveranı ne demektir. Bu olsa, olsa bir işaret olacaktır» diye düşünmekte ma’zur olurlar. Eslâfi müfessirîn bunun hakkında muhtelif ma’nâlar kayd ve nakl etmişlerdir ki bunları burada telhıs edelim: 1 - Ekser müfessîrin tennurun hakıkaten bir ocak ma’nâsına olduğunda müttefıktır. Kimisi Nuha mahsus bir tennur idi demiş. Bir çoğu ekmek pişirilen bir fırın idi demiş, bunu da kimi Âdemden kalma idi demiş, kimi Hazreti Nuhun zevcesinin ekmek pişirdiği bir tennur idi demiş, kimi taştan idi, kimi Kûfe tarafında idi demiş ve hattâ Hazreti Aliden Kûfe mescidinin yerinde idi diye bir söz nakledilmiş, kimi Şamda - «Ayni verdan» nam mevzı’de, kimi de Hindde idi demiş ve bütün bunlar feveranı suyun kazanda kaynar gibi fırından kaynayıb fışkırmasıyle iyzah etmişlerdir. Böyle bir feveran âyette niçin geminin inşasına bir müntehâ ve yüklenmesi emrine bir şart ve mebde gösterilmiş? Bunun vechine gelince de Allah tealâ, bunu Hazreti Nuha tufanın başlıyacağına bir alâmet olmak üzere ta’yin buyurub önce haber vermiş ve binaenaleyh bu alâmet ve mu’cize zuhur ettiği zaman yüklemek emrini vermiş demişler. Fakat bir kısmı müfessirîn bu vechi baîd görmüşler ve başka ma’nâlar vermişlerdir. Bu suretle: 2 - Arabda ba’zan Yer yüzüne de tennur ıtlakı vaki’ olduğundan tennurun feverânı yer yüzünden suların fışkırması olacak. Netekim sûrei «Kamer» de «فَفَتَحْنَآ اَبْوَابَ السَّمَآءِ بِمَآءٍ مُنْهَمِرٍ وَفَجَّرْنَا الْاَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَآءُ عَلٰٓى اَمْرٍ قَدْ قُدِرَ» buyurulmuştur demişler. Kürei Arzın bir büyük fırın ma’nâsında olduğunu iş’ar eden bu kavil dahi şayanı dikkat ise de bu surette feverana yakışan ma’na su fışkırması değil, ateş püskürmesi olurdu. 3 - Tennurdan murad, Arzın şerefli ve yüksek mevzı’leri demektir ki bir harika olarak oralara bile sular fışkırmıştır demişler. 4 - Farettennur, şefak attı, sabah oldu ma’nasına gelir denilmiş ve bunun Hazreti Aliden menkul olduğu söylenmiş. 5 - İş kızıştı, şiddetlendi ma’nâsına = «حَمِىَ الْوَطِيسُ» fırın kızdı denildiği gibi « farattennur » da böyledir denilmiş. Lâkin bu dört ma’nânın dördü de mecaz ve zatı mes’ele, harikul’âde bir hâdiseye ait bulunduğu cihetle cümhurı müfessirîn tennur kelimesinin hakıkî ma’nâsından udule sebeb olmadığını söylemektedirler. 6 - Ebû Hayyan tefsirinde Hasenden rivayet olarak tennur = «مَوْضِعُ اِجْتِمَاعِ الْمَاءِ فِى السَّفِينَةِ» gemide suyun mevzi’ı ictimai» diye nakl edilmiştir ki bu ifade hemen hemen geminin kazanını andırıyor. Görülüyor ki müfessirînin rivayetlerinin bir hayli noktaları arz ettiğimiz ma’naya temas eder bir haldedir. Rivayetlerdeki bu tafsılât da görüldükten sonra biz şimdi bihakkın diye biliriz ki tennurun hakikaten bir ocak olması aynı zamanda onun gemide su toplanan bir kazan ile müterafık olmasına mani’ değildir. Cümhurun ocak rivayetile bu rivayet beyninde münafat yoktur. «Lâmi ahd» ile «ettennur» buyurulması bunun gemiye ait bir tennur olmasında zâhirdir. Aynı zamanda Hazreti Nuha mahsus bir tennur olması da buna münafi değildir. Çünkü bu onun bir mu’cizesidir. Sahib Keşşafın da tashiri vechile ayette «حَتَّى» gayesi yukarıda ki «يَصْنَعُ» fi’line müteallik olub ma’na «يَصْنَعُ الْفُلْكَ حَتَّى» demek olduğu cihetle tennurun feveranı gemideki san’atın bir nihayeti ve haml-ü hareket emrinin şart ve mebdei gösterilmiş bulunduğunda mülâhaza edilirse tennurun feveranı geminin kuvvei muharrikesini anlattığı ve «فَارَالتَّنُّورُ» bu günkü ta’bire göre «nihayet emrimiz gelib gemi fayrab edildiği vakıt» demek olduğu tezahür eder. Ve bunda tennur ve feverân kelimeleri hakikat olduğu ve âyetin bu ma’nada gayet zâhir bulunduğu da şüphesizdir. Binaenaleyh nassta hakikati ve zâhiri bırakıb da te’vil aramağa hiç de sebeb yoktur. Geminin inşası tamam olub fayrab haline gelmesi emri ilâhi olan tufanın başlıyacağına bir alâmet olmasında da münafat yoktur. Âyetin bu zâhirine karşı o zaman öyle bir vapur nasıl yapılabilirdi ve yapılmış olsa bu san’at unutulur mu idi? gibi bir istib’ad ve tevehhümden başka denecek bir şey de bulunamaz. Halbuki mukaddemâ ma’lûm olub da sonradan gaib olmuş sanayiı tecribiyyenin bile tarihte misali eksik olmadığı gibi bervecibâlâ - «وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا» mantukunca Allah tealânın hıfz-u vahyile yapılmış olan ve 40. مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ çifti, ya’ni erkeği dişisi bulunan her şeyden - ki tafsılini Allah bilir - ikişer dane humule alabilen ve bunlarla beraber Hazreti Nuhun bir oğlundan başka ehl-ü ıyalini ve az miktarda da olsa kavminden iyman etmiş olanları dahi yüklenerek - 42. وَهِىَ تَجْرٖى بِهِمْ فٖى مَوْجٍ كَالْجِبَالِ buyrulduğu üzere dağlar gibi dalgalar içinde cereyan edip giden harikul’âde bir geminin alel’âde bir yelken gemisi farzedilmesi daha müsteb’ad olacağında şüphe edilemez. 43. لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ bu gün Allahın emrinden kurtaracak yok - ya’ni bu gün ba’zı esbabı âdiyyeye iltica ile âfattan halâs mümkin olabilen mu’tad vekayı’ günlerine benzemez ve bu vak’a senin zannettiğin gibi alel’âde bir su değil, Allahın emri mahsusu olan büyük bir azâbdır. Bundan dağ değil, hiç bir şey kurtaramaz اِلَّا مَنْ رَحِمَ ancak onun merhamet ettikleri müstesna - ki bunlar gemide bulunanlardır. Burada tufanın umumî olduğu anlaşılıyor ki meşhur olan da budur. Fakat bu umumun Arzdan maada olan âlemlere tenavülü olmadığında söz yoktur. Netekim sûrei «نوح» ta Hazreti Nuhun duası «رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْاَرْضِ مِنَ الْكَافِرٖينَ دَيَّارًا» dır. Binaenaleyh Arzda derecei şumulü hakkında da Arzın her tarafını değil, o zaman insan ile meskûn olan taraflarını hisaba almak lâzım gelecektir. Bu surette de Hazreti Nuhun bütün insanlara mı, yoksa bir kavmi mahsusa mı meb’us olduğu mevzuı bahs olacaktır ki bu nokta, muhtelefün fihtir. Her halde müşarün’ileyhin meb’us olduğu insanların bulundukları yerde tufanın umumiyyeti kat’î, maverası zannîdir. (Sûrei «Nuh» a bak).

وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقٖينَ Derken aralarına dalga giriverdi ve binaenaleyh gark edilenlerden oldu 44. وَقٖيلَ ve denildi يَآ اَرْضُ ابْلَعٖى مَآءَكِ ey Arz yut suyunu وَيَا سَمَآءُ اَقْلِعٖى ve ey Sema, kes - bu emirlerin ifade ettiği heybeti bir tasavvur etmeli de Yere göğe böyle emr-ü hukm eden saltanatı ilâhiyyenin azamet-ü kibriyasını düşünmeli. Buna ne inkıyad etmez? - وَغٖيضَ الْمَآءُ وَقُضِىَ الْاَمْرُ Su çekildi ve emir icra edildi - azâb emri itmam olundu, - garkolacak oldu, kurtulacak kurtuldu, iş bitirildi وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ gemi de Cûdî üzerine oturdu. - CÛDî; engince bir dağ ki Musulda denilmiş, Elcezirede de denilmiş, Âmidde denilmiş, Şamda denilmiş. Ebû Hayyan diyor ki «Cezirede veya Amidde denilmesi Musula kurbiyyetleri hasebiledir. » Bir de denilmiştir ki Cudî her dağa ıtlak edilir bir ismi cinstir. Netekim Zeyd İbni Amr İbni Nüfeylin şu beyti bu kabildendir: سبحانه ثم سبحانا يعود له وقبلنا سبح الجودى والجمد ki bizden evvel dağ ve buz tesbih etti demektir. وَقٖيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ Ve o zalimler güruhuna defi’olun denildi - Nuh aleyhisselâma karşı vaz’ıyyetleri bâlâda beyan olunan ve haklarında

«رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْاَرْضِ مِنَ الْكَافِرٖينَ دَيَّارًا» buyurulan o zalim kavm bu suretle mahvedildi. 48. قٖيلَ يَا نُوحُ ya Nuh! Denildi اهْبِطْ in بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ bizden selâmet ve berekât ile عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ sana ve maıyyetindekilerden - gelecek - nice ümmetlere - وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ nice ümmetler de olacak ki biz onları mütemetti’ kılacağız: Dünya metaıyle intifa’ ettireceğiz - ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَلٖيمٌ sonra da kendilerine bizden elîm bir azâb dokunacak. - Yukarıda «وَمَآ اٰمَنَ مَعَهُٓ اِلَّا قَلٖيلٌ» buyurulduğu cihetle Hazreti Nuhun ehlinden ma’ada maıyyetinde bulunanlar, az kimselerdi, Allah tealâ, Hazreti Nuha ve bunlara öyle bir selâmet ve berekât ihsan buyurmuş ki bunlar çoğaldıkça çoğalacak ve kendilerinden bir çok ümmetler gelecek, bunlar da iki kısım olacak, bir kısmı yine o selâmet ve berekâta mazher olup Kıyamete kadar tekessür ve tezayüd edecek, diğer bir kısmı da bir müddet Dünya metaından intifa’ edecekse de sonra elîm azâba çarpılacak, Âhiret selâmeti bulmıyacaklardır. Görülüyor ki bu âyet, eski tarihlerde şayi’ olan bir mes’eleyi tevzıh ve tashih ediyor. Demek olur ki tufandan sonraki insanlar yalnız Hazreti Nuhun üç oğlunun sülâlesinden ıbaret değildir. Hazreti Nuhun ma’ıyyetinde bulunan sair mü’minlerin sülâleleri de mazharı berekât olmuştur. Zira Hazreti Nuhun beraberinde bulunan oğulları «وَاَهْلَكَ» hıtabındaki ehlinde dahildir. «وَمَنْ اٰمَنَ وَمَآ اٰمَنَ مَعَهُٓ اِلَّا قَلٖيلٌ» buyurulan ma’ıyyeti ise ehlinin gayrı mü’minlerdir ki selâmet ve berekât ile taltıf buyurulan «اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ» bunların hepsine şamildir. O halde bütün ümmetlerin evlâdı Nuhtan intişarı hakkındaki nakli tarihî mutlak bir hakikat değil, tağlib tarikıyle bir ifade olacaktır. Zira bu selâm ve berekâtta en büyük hıssa Hazreti Nuha ve evlâdına aiddir. Rivayet olunduğuna göre Hazreti Nuh, Recebin onunda gemiye binmiş ve Muharremin onunda inmiş, o gün şükran olarak oruç tutmuş ve bu, sünnet olmuştur. Ya Muhammed! ٤٩ تِلْكَ مِنْ اَنْبَآءِ الْغَيْبِ نُوحٖيهَآ اِلَيْكَ مَاكُنْتَ تَعْلَمُهَآ اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَا فَاصْبِرْ اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقٖينَ

Meali Şerifi