Hûd Sûresi 19. Âyet
Mekke · Cüz 12 · Sayfa 223
ٱلَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ وَيَبۡغُونَهَا عِوَجࣰا وَهُم بِٱلۡأٓخِرَةِ هُمۡ كَٰفِرُونَ ١٩
Onlar ki, Allah yolundan döndürmeye çalışırlar ve o yolu eğri büğrü yapmak isterler. Üstelik onlar, evet onlar ahirete de inanmazlar
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 9–24. âyetleri birlikte ele alır.
9. وَلَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً Hakıkaten biz, o insana - ahseni amel ile imtihan olunmak için yaradılmış olan insan cinsinden birine - tarafımızdan bir rahmet, bir ni’met tattırır da ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ sonra onu ondan nezi’ ediverirsek اِنَّهُ لَيَؤُسٌ كَفُورٌ şüphe yok ki o çok me’yustur, çok nankördür. - İlerisi hakkında bütün ümidini keser, Allah, yine verir demez, geçmişi de hemen unutur, bu gün vermedi ise dün verdi ya, demez, şükretmez, büsbütün bir nankör kesilir, hepsini inkâra kadar gider, küfürler eder, tevbe ve istiğfar hatırına gelmez. 10. وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ نَعْمَآءَ بَعْدَ ضَرَّآءَ مَسَّتْهُ Ve şayed ona dokunmuş olan bir sıkıntıdan sonra hoş bir ni’met tattırıversek - meselâ hasta iken iyileşir, zügürt iken zenginleşiverir, zelîl iken azîz, ma’zul iken mansûb oluverirse لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنّٖى her halde benden o kötülükler, o musibetler gitti der - bir daha başına sıkıntı gelmiyecek zanneder اِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ artık ferih fehurdur - Allah korkusu hatırına gelmez, ferahlı ferahlı gururlanır, o ni’metin hukukunu eda ile hamd-ü şükredecek yerde onunla şuna buna iftihar eder durur. Hasılı insan Dünyada ya ni’metten ya zaruretten hali olmaz. Gâh onunla gâh bununla imtihan olunur. Ve insan fıtraten rahmetten zevkıyab ve nez’inden müteellim olur. Her iki halde rahmetten rahmâni rahîmi ve nez’inden onun ihtiyarını, hıkmet ve imtihanını ve nihayet gadab-ü azâbını tefekkür ederek mucebince Âhıretini düşünüp ahseni amele sa’yetmek lâzım gelirken insan cinsinde öyle zalûm ve cehûl bir haleti ruhiyye vardır ki çokları mun’ımi düşünmez, ni’met ve zaruretin gayei hikmetiyle alâkadar olmaz da ni’met tecribesi gördüğü halde o elinden alınıverdiği zaman her şeyi unutur bir yeûs ve kefûr kesilir. Ve böyle zaruret tecribesi gördüğü halde bir ni’met tadınca da bir daha acı görmesi imkân ve ihtimali kalmamış ve o ni’met, sırf kendisinin eseri kudreti imiş gibi istikbalden emin olarak ferahlanır, iftihar eder durur ki zikrolunan inkâr ve istihzalar bu haleti ruhiyye ile alâkadardır. 11. اِلَّا الَّذٖينَ صَبَرُوا Ancak sabreden - darrâ da me’yus, na’mâda mağrur olmayıp da her iki halde sabreden وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ve salih salih - ya’ni Allaha yaraşır, Allahın nazarına lâyık - işler yapanlar müstesna اُولٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَبٖيرٌ işte bunlar için bir mağrifet ve büyük ecir vardır. - Diğerlerine ise bervechi bâlâ azâb. 12. فَلَعَلَّكَ İmdi sen ihtimal ki - öyle münkir, müstehzi, kefûr, fehur insanlara karşı تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ sana vahy olunanların ba’zısını terkedecek olursun - ya’ni nübüvvet ve risaletini isbat edecek olan âyetleri onlara okumayıp bırakacak olursun وَضَآئِقٌ بِهٖ صَدْرُكَ ve onunla göğsün daralır - ya’ni o vahyolunan âyetlerin ba’zısını onlara kıraet ve tebliğ ederken belki sıkılırsın - اَنْ يَقُولُوا لَوْلَآ اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ جَآءَ مَعَهُ مَلَكٌ ona bir hazîne indirilseydi ya, veya beraberinde bir Melek gelseydi ya diyorlar diye - ya’ni haktan göğüslerini çeviren o kefûr ve fehur kâfirlerin bir kısmı, «o Allahın Resulü ise neye uğraşıyor, üzerine Gökten bir hazîne indiriliverse ya» diyorlar. Netekim Mekke ruesası «şu Mekke dağları altın oluverse ya» demişlerdi. Diğer bir kısmı da «beraberinde Melâike gelip onun Peygamberliğine şâhidlik ediverse de görsek ya» diyorlar. Böyle diyorlar diye beşerî bir hiss-ü ictihadın, sıkılıb çekinmesi ise tabîi olmakla hasbelbeşeriyye senin de sıkılman ve bundan dolayı ba’zı âyetleri onlara okuyub tebliğ etmekten çekinmen ihtimal dahilindedir. Fakat sakın bırakma ve sıkılma, her ne vahyolunursa tebliğ et, onların dediklerine ehemmiyet verme اِنَّمَآ اَنْتَ نَذٖيرٌ sen ancak bir nezîrsin tevekkül ve i’timad et, o seni muhafaza eder ve dilerse kenz veya Melek de gönderir. Netekim bil’ahare « Bedr » muharebesinde binlerle Melâike gönderdi, gösterdi ve onlara «فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْاَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ» buyurdu. 13. اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُ Ya... onu - o Kur’anı Muhammed - kendi uydurdu, iftira etti mi diyorlar? قُلْ فَاْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهٖ مُفْتَرَيَاتٍ Öyle ise, de, haydi bakayım uydurma olarak buna mümâsil on sûre getirin وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ ve Allahdan maada her kimi çağırabilirseniz çağırın, ya’ni kendisine güvendiğiniz, tanıdığınız ilâhlardan gücünüzün yettiğine müracaat edin - اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ eğer sadık iseniz - böyle yapmanız lâzım gelir. Ya’ni Muhammed, Kur’anı kendi uydurub Allaha isnad ve iftira ediyor diye iddiada doğru söylüyorsanız her halde kendiniz olmazsa dilediğiniz kimselere ve perestiş ettiğiniz ma’budlara müracaat etmek suretiyle olsun buna bir nazîre bulabilmeniz ıktiza eder. Maamafih siz hepsi şöyle dursun lâekal on Sûresine olsun nazîre yapınız bakayım!... diye hepsini tehaddi ve müsabakaya da’vet et, Allahdan başkasına meydan oku, hiç sıkılma ve çekinme. 14. فَاِلَّمْ يَسْتَجٖيبُوا لَكُمْ Bunun üzerine size cevab vermezlerse - ya’ni Kur’anın on Sûresini bile tanzîrden âciz kalırlarsa ki sûrei «Bakare» de ma’lûm olduğu üzere bu bil’ahare bir Sûreye kadar indirilmiş olduğu halde yine âciz kalmışlardır. فَاعْلَمُوٓا o halde hepiniz biliniz ki: 1- اَنَّمَآ اُنْزِلَ بِعِلْمِ اللّٰهِ O hiç şüphesiz Allahın ılmiyle inzal olunmuştur. - Kur’an, gerek arabiyyi mübîn olan nazmı ve gerek ma’nâsında muhtevi olduğu gaybe müteallık haberleri, emirleri nehileri, inzarları tebşirleri ile bütün ukul ve efhamın fevkında Allah tealânın ılmi mahsusiyle inzal buyurulmuş bir mu’cizei bâhire, bir beyyinci ilâhiyyedir. 2 - وَاَنْ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ Ve ondan başka ilâh yoktur. - Ülûhiyyette ve ahkâmı ülûhiyyette Allah tealâya hiç bir şerik ve nâzir yoktur. Anın kadir olduğuna kimse kadir olamaz فَهَلْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ Binaenaleyh siz müsliman mısınız? - Ya’ni islâmda karar kılıyor musunuz? Ihlas ile Allaha teslimi nefs ederek niza’ ve muhalefeti kesib selâmet yolunu tutan halıs muhlıs mü’mini müvahhid olmağa karar veriyor musunuz? Öyle amma Dünyada ziynet ve ihtişam içinde ferih fahur yaşayan bunca kâfirler var. Bunlar bu servet ve samana nereden buluyor? diye bir şüphe hatıra gelecek olursa şunu bilmelidir ki: 15. مَنْ كَانَ يُرٖيدُ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَزٖينَتَهَا Her kim Dünya hayat ve ziynetini isterse - ya’ni muradı niyyeti hep bu olur, buna çalışırsa نُوَفِّ اِلَيْهِمْ اَعْمَالَهُمْ فٖيهَا Dünyada amellerini kendilerine tevfiye ederiz, baligan mâbelag iyfa eder veririz وَهُمْ فٖيهَا لَا يُبْخَسُونَ o halde bunlar Dünyada bahse ma’ruz olmazlar. - Ya’ni hakları yenmez, sa’y-ü amellerinin bedelinden hiç bir şey eksik verilmez, tevkıf ve te’cil olunmaz, hepsi sa’y-ü amelinin değerini bu Dünyada behemehal alır. Hasılı ülûhiyyetin şanı kullarının istediklerini çalıştıklarından aşağı olmamak üzere vermektir. Ve ameller de niyyet ile mütenasibdir. Onun için muradı sırf Dünya olanların sa’y-ü amellerinin mukabili bu Dünyada bütün değeriyle, hattâ fazlasıyla verilir, bitirilir. Bundan «onların hepsinin alesseviyye bütün Dünya muradları hasıl olur» gibi bir ma’nâ tevehhüm olunmamalıdır. Zira tevfiye olunan muradları değil, amelleridir. Binaenaleyh bundan anlaşılan da şudur ki Dünyada insanlar amelde müsabaka ve imtihan için yaradılmış olduklarından her amelin üzerine terettüb edecek iyi ve kötü bir semere vardır. Her çalışan sa’y-ü ameli mukabilinde behemehal bir semereye irer «وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰى» olur ki, bu semere kendi isteği muradı kadar olmasa bile her halde amelinin değerinden de aşağı olmaz. Meselâ bir cevher bulmak için denize dalmıya çalışan bir kimse aradığı cevheri bulamasa da denize dalmak maksadına irer. Buna da acı veya tatlı bir netice terettüb eder. Ya dalgıcılığı öğrenir veya bir kazaya uğrar. Ve her hangi bir amelin asıl semerisi ındallah ona tertib ve takdir edilmiş olan neticesidir. A’zamî hakkı da bundan sahibi amelin gözetmiş olduğu maksad ve gayeyi geçmemektir. Onun için en büyük muradları fâni olan Dünya hayat ve ziynetinden ıbaret bulunanların amellerinin ecri de hayatı Dünyadan ileri geçmez, bakıyâta irmez. Bunlar maksad ve niyyetlerine göre sa’y-ü amellerinin bütün mükâfatını Dünyada almış tüketmiş bulunurlar. Sonuna gelince: 16. اُولٰٓئِكَ bunlar - Dünya hayat ve ziynetini murad eder olanlar الَّذٖينَ o mahrumlardır ki لَيْسَ لَهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ اِلَّا النَّارُ Âhırette kendilerine ateşten başka hiç bir şey yoktur. وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فٖيهَا ve bütün işledikleri orada habtolmuş bulunur. - Ya’ni Dünyada bir iyilik de işlemiş bulunsalar hüsn i niyyetleri olmadığı, bütün san’atlarını mücerred Dünya hayatı için yapmış bulundukları cihetle Âhırette hepsinin hiçliği, boş birer sanîa olduğu tezahür eder. وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ve her ne yaparlarsa bâtıldır. - Haddi zatında boştur, dipsizdir, sonu yoktur. Çünkü Dünya hayatı haddi zatında fâni olduğundan onu tutmak veya tezyin etmek için her ne yapılsa boştur. Ecel gelince hepsini siler, süpürür götürür. Daha açıkçası Allahdan başkası fâni olduğundan mahza Allah için yapılmış olmıyan her amel bâtıldır.«كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ» 17. اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهٖ imdi Rabbından bir beyyine üzerine olan - ya’ni akl-ü iz’anı bulunan وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ ve onu ondan bir şâhid ta’kıb eden - ya’ni yine Rabbından bir şâhid olarak gelen mu’cizei Kur’anın şehadeti ile de saniyen te’yid ve tesbit edilen, salisen وَمِنْ قَبْلِهٖ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَامًا وَرَحْمَةً daha evvelinden de bir imam ve rahmet olarak Musanın kitabı, şâhidi bulunan kimse artık onlara benzer mi? اُولٰٓئِكَ bunlar bu evsaf ile muttasıf olan, yanında Rabbından bir beyyinesi, parlak bir bürhanı ırfanı ve ardında önünde iki mukaddes şâhidi bulunan kimseler, ya’ni Muhammed ve eshabı يُؤْمِنُونَ بِهٖ ona iyman ederler - ya’ni dini islâmı tasdık ederler وَمَنْ يَكْفُرْ بِهٖ مِنَ الْاَحْزَابِ ve muhtelif hızıblerden - fırkalardan - her kim buna küfrederse فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ onun da mev’ud yeri ateştir. - فَلَا تَكُ فٖى مِرْيَةٍ مِنْهُ binaenaleyh bunda, bu kitabda hiç şüphen olmasın وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ ve lâkin nâsin ekserîsi iyman etmezler - Çünkü aklı selîmleri ve vicdanı müstakımleri yoktur, hayatı Dünya şehevatile kalbleri körlenmiştir. 18. وَمَنْ اَظْلَمُ ilâ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا اَفَلَا تَذَكَّرُونَ Başlıca tezekkür olunacak misaller:
- 1: ٢٥ وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهٖ اِنّٖى لَكُمْ نَذٖيرٌ مُبٖينٌ ٢٦ اَنْ لَاتَعْبُدُوٓا اِلَّا اللّٰهَ اِنّٖىٓ اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ اَلٖيمٍ ٢٧ فَقَالَ الْمَلَُا الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهٖ مَا نَرٰيكَ اِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرٰيكَ اتَّبَعَكَ اِلَّا الَّذٖينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا بَادِىَ الرَّاْىِ وَمَا نَرٰى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبٖينَ ٢٨ قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّٖى وَاٰتٰينٖى رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهٖ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ اَنُلْزِمُكُمُوهَا وَاَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ ٢٩ وَيَا قَوْمِ لَآاَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ وَمَآ اَنَا بِطَارِدِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَلٰكِنّٖىٓ اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ ٣ وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنٖى مِنَ اللّٰهِ اِنْ طَرَدْتُهُمْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ٣١ وَلَآ اَقُولُ لَكُمْ عِنْدٖى خَزَآئِنُ اللّٰهِ وَلَآ اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَآ اَقُولُ اِنّٖى مَلَكٌ وَلَآ اَقُولُ لِلَّذٖينَ تَزْدَرٖٓى اَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا فٖٓى اَنْفُسِهِمْ اِنّٖىٓ اِذًا لَمِنَ الظَّالِمٖينَ ٣٢ قَالُوا يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَاَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَاْتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقٖينَ ٣٣ قَالَ اِنَّمَا يَاْتٖيكُمْ بِهِ اللّٰهُ اِنْ شَآءَ وَمَآ اَنْتُمْ بِمُعْجِزٖينَ ٣٤ وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْحٖىٓ اِنْ اَرَدْتُ اَنْ اَنْصَحَ لَكُمْ اِنْ كَانَ اللّٰهُ يُرٖيدُ اَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٣٥ اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُ قُلْ اِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَىَّ اِجْرَامٖى وَاَنَا بَرٖٓىءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ ٣٦ وَاُوحِىَ اِلٰى نُوحٍ اَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ اِلَّا مَنْ قَدْ اٰمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ ٣٧ وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَاتُخَاطِبْنٖى فِى الَّذٖينَ ظَلَمُوا اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ ٣٨ وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلٌَا مِنْ قَوْمِهٖ سَخِرُوا مِنْهُ قَالَ اِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَاِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ ٣٩ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَاْتٖيهِ عَذَابٌ يُخْزٖيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقٖيمٌ ٤ حَتّٰىٓ اِذَا جَآءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فٖيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَ وَمَآ اٰمَنَ مَعَهُٓ اِلَّا قَلٖيلٌ ٤١ وَقَالَ ارْكَبُوا فٖيهَا بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرٰيهَا وَمُرْسٰيهَا اِنَّ رَبّٖى لَغَفُورٌ رَحٖيمٌ ٤٢ وَهِىَ تَجْرٖى بِهِمْ فٖى مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادٰى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فٖى مَعْزِلٍ يَا بُنَىَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرٖينَ ٤٣ قَالَ سَاٰوٖٓى اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُنٖى مِنَ الْمَآءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقٖينَ ٤٤ وَقٖيلَ يَآ اَرْضُ ابْلَعٖى مَآءَكِ وَيَا سَمَآءُ اَقْلِعٖى وَغٖيضَ الْمَآءُ وَقُضِىَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقٖيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ ٤٥ وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْنٖى مِنْ اَهْلٖى وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِمٖينَ ٤٦ قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْئَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ اِنّٖىٓ اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلٖينَ ٤٧ قَالَ رَبِّ اِنّٖىٓ اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْئَلَكَ مَالَيْسَ لٖى بِهٖ عِلْمٌ وَاِلَّا تَغْفِرْ لٖى وَتَرْحَمْنٖىٓ اَكُنْ مِنَ الْخَاسِرٖينَ ٤٨ قٖيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَلٖيمٌ
Meali Şerifi