AyetSûreler

Hûd Sûresi 100. Âyet

Mekke · Cüz 12 · Sayfa 233

ذَٰلِكَ مِنۡ أَنۢبَآءِ ٱلۡقُرَىٰ نَقُصُّهُۥ عَلَيۡكَۖ مِنۡهَا قَآئِمࣱ وَحَصِيدࣱ ۝١٠٠

İşte bu helâk olmuş memleketlerin önemli haberlerindendir. Sana onu kıssa olarak anlatıyoruz. Onlardan yerinde duranlar da var, biçilenler (yok olup gidenler) de

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ ve ebeveynini arşa çıkardı - bilhassa babasıyle anasını kardeşlerinden ziyade öyle i’zaz ve tekrim eyledi ki kendisinin bir taht gibi olan yüksek köşkünün üzerine çıkardı وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا ve onun için hepsi secdeye kapandılar - ya’ni ebeveyni ve kardeşlerini Yusüf için Allaha şükrolmak üzere secdeye kapandılar. Bir kavle göre ise: o zaman âdet olduğu üzere Yusüfe karşı resmi selâm ifa etmek üzere secde vaz’ıyyetinde yerlere kapandılar. Gerçi bu ma’nâ yeknazarda ru’yaya daha muvafık gibi görünür, lâkin selâm secdesi olsa idi ilk mülâkatta yapılması daha zâhir olurdu, Rü’yada «رَاَيْتُهُمْ لٖى سَاجِدٖينَ» cümlesi de «bana secde ediyorlar gördüm» demek olabileceği gibi «benim için secde ediyorlar gördüm» de demek olabileceğinden evvelki ma’nâ her veçhile daha muvafıktır. Bir de bu secde ile meleklerin âdeme secdesi ma’nâsı beynindeki münasebet ve müşabehet unutulmamak lâzım gelir.

Onlar böyle secdeye kapandılar وَ ve - o vakıt bunu gören Yusüf قَالَ يَآ اَبَتِ «ey... babacığım» dedi هٰذَا تَاْوٖيلُ رُءْيَاىَ مِنْ قَبْلُ işte bu, mukaddemâ gördüğüm ru’yamın te’vili - ya’ni o zaman senin yaptığın te’vil ılmî ve icmalî bir ta’bir idi, bilfiil tahakkuk eden meal ve ma’nâsı قَدْ جَعَلَهَا رَبّٖى حَقًّا onu rabbım hakikaten hak kıldı - sadık ve tıpkı gördüğüm gibi vaki’ olarak tahakkuk ettirdi وَقَدْ اَحْسَنَ بٖٓى ve filvakı’ bana lûtf-ü ihsan eyledi, çünkü اِذْ اَخْرَجَنٖى مِنَ السِّجْنِ beni zindandan kurtardı وَجَآءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ ve sizi bedivden getirdi - badiyeden ya’ni alandan yahud «Bedâ» nam mahalde bulunmaktan kurtardı getirdi. Vahidî vesairenin beyanına göre «bedv» iki ma’nâya gelir, birincisi: şahsın uzaktan zâhir olduğu düz ve açık yer demektir ki lisanımızda «alan» ta’bir olunur. Aslı bedâ yebdû bedven fı’linden zuhur ma’nâsına masdar olup sonra mekân, masdar ile tesmiye edilerek «bediv» ve mukabilinde «hadar», nisbetlerinde bedevî ve hadarî denilmiştir. İkincisi İbni Abbastan rivayet olunduğuna göre Ya’kub «Bedâ» nam mahalle nakledip orada sakin olmuş ve Yusüfe oradan gelmişti ve orada dağın dibinde kendisinin bir mescidi vardı. İbni Enbarî de demiştir ki «Bedâ» ma’ruf bir mevzı’dır.= هو بين شعب وبدا» Filân, Şi’b ile Bedâ arasında» denilir. Ve bunların ikisi beraber şiirlerde zikroluna gelmiş mevzı’lardır. Netekim «küseyyir» şöyle demiştir. وانت التى حببت شعبا الى بدا الى واوطانى بلاد سواهما Ve işte bundan me’huz olarak «بَدَا الْقَوْمُ يَبْدُونَ بَدْوًا» denir ki kavm Bedâya vardılar varıyorlar demektir, Ve bediv bu ma’nâda masdar olur. Ve bu surette Hazreti Ya’kub ve evlâdı esasen bedevî değil hadarî idiler demek olur اه. Bu tefsirin sebebini bir sahife sonra «مِنْ اَهْلِ الْقُرٰى» nazmı celîlinden bulacağız.

Maamafih evvelki ma’nâya göre bunu şöyle anlamak ta mümkindir: sizi badiyeden geçirerek taşradan Mısıra getirdi. Hangisi olursa olsun şurası ne zarif ve ne kadar şayanı dikkattir ki Yusüf peder ve hanedanının Mısıra getirilmelerini kendisinin zindandan çıkmasına adîl bir ni’met addetmekle kalmayıp bunun da o biri gibi bilhassa kendi hakkında bir ihsan olduğu haysiyyetini zikr-ü tasrih eylemiştir. Ya’ni hanedânının ni’met ve refahını kendine aid bir ihsan saymış ve kardeşlerini müteessir etmemek için zindandan evvel olan kuyu vak’asını tasrihten ictinâb ederek setr-ü afvini iltizam ve hakkındaki ihsanın ehemmiyetini beyan sadedinde demiştir ki: مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْنٖى وَبَيْنَ اِخْوَتٖى Benimle kardeşlerimin arasını Şeytan dürtüştürdükten sonra -böyle oldu, ya’ni benimle kardeşlerim arasında geçen ve kale alınmaması lâzım gelen mâceranedeonlardan değil, aramızı bozmak için Şeytanın bizlemesinden, ifsad ve igvasından ıbaret idi. Fakat Şeytanın kardeşler arasına sokulması haddi zatında büyük bir ibtilâ idi. Eğer Allahın ihsanı yetişmese idi ne fenalıklar olmazdı. Binaenaleyh böyle bir ibtilâdan sonra rabbımın bu ihsanları ne büyük ihsandır اِنَّ رَبّٖى لَطٖيفٌ لِمَا يَشَآءُ hakikaten rabbım meşiyyetinde latîftir. -Dilediği emr için tedbiri ne latîf, ne hoş, ne incedir اِنَّهُ هُوَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ ve hakikaten o, ancak odur ki alîm, hakîmdir. -Ilim onun ılmi, hikmet onun hikmetidir.

Rivayet olunur ki Hazreti Yusüf pederinin elinden tutub hazineleri gezdirmiş, altın, gümüş, cevahir, elbise, silâh vesaire hazinelerini dolaştıktan sonra yazı yazılacak Kırtas hazinesine vardıklarında Hazreti Ya’kub: «ay oğlum bunlar dururken şu sekiz merhalelik mesafeden bana bir mektub yazmadın ha! bu ne ilişiksizlik?» demiş, Yusüf de «bana Cebraîl öyle emretmişti» demiş,«pek iyi amma neye sormadın» demiş «sen ona benden evlâsın» demiş ve binaenaleyh sual etmiş, Cebraîl «sen, demiş, «korkarım ki kurt yer» dediğinden dolayı Allah, bana öyle emretti ve benden korksa idin a» buyurdu. Yine rivayet olunduğuna göre Ya’kub aleyhisselâm Yusuf ile beraber yirmi dört sene yaşamış sonra vefat etmiş ve Şam tarafından babası Ishak aleyhisselâmın yanına defnolunmasını vasıyet eylemiş, Hazreti Yusüf de bizzat kendisi gidib oraya defnederek avdet etmiş, sonra da Mısırdan yirmi üç sene daha yaşamıştı. Fakat bütün bunları gören, bu ni’met ve ihsana iren Yusüf nihayet ne dedi kıssası nasıl bir hatime ile neticelendi bakınız: dedi ki: