Hicr Sûresi 32. Âyet
Mekke · Cüz 14 · Sayfa 264
قَالَ يَـٰٓإِبۡلِيسُ مَا لَكَ أَلَّا تَكُونَ مَعَ ٱلسَّـٰجِدِينَ ٣٢
Allah buyurdu ki: "Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 29–48. âyetleri birlikte ele alır.
28. وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ Rabbın Melâikeye demişti: اِنّٖى خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍمَسْنُونٍ muhakkak ben, kuru çamurdan, mesnun balçıktan bir beşer halkedeceğim 29. فَاِذَا سَوَّيْتُهُ binaenaleyh ben, onu tesviye edip - o balçığa tam bir beşer hılkatine, muntazam bir insan kıvamına koyup وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖى içine ruhumdan nefhettiğim vakıt - burada «روحى» izafeti bir izafeti teşrif, nefıh ta’biri de bir temsildir. Ya’ni maddenin isti’dadını kemale getirip bâtınına «قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى» mantukunca ilâhî bir emrolan ruhtan feyz verdiğim vakıt فَقَعُوا لَهُ سَاجِدٖينَ onun için secdeye kapanıp - Allahın emrine mutı’ olarak yere düşün, o ruh bulunan insana inkıyad edin, işte Allah, o balçıktan halkettiği beşeri ruhiyle böyle yükseltmişti. Bunun üzerine bak ne oldu?
30. 31. فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَ اِلَّآ اِبْلٖيسَ İlâ âhirilkıssa, sûrei «Bakare»ye ve sûrei «A’raf» a bak.
38. اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ Ya’ni ba’s gününe kadar değil, ındallah ma’lûm ecel gününe kadar - ki «وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ» ile beyan buyurulan nefhai ûlâ günüdür.
Ahnef ibni Kaysten menkuldür ki «medineye vardım demiş, muradım Emîrül’mü’minîn Ömer «radıyallahü anh» idi. Bir de vardım ki büyük bir halka toplanmış orada Kâ’bül’ahbar, nâsa va’zediyor, diyordu ki: «Âdem aleyhisselâma vefat emri geldiği zaman ya rabb, düşmanım İblis, beni meyyit halinde görünce kendisi yevmi Kıyamete kadar inzar edilmiş olmakla sevinecek, bana şematet edecek dedi. Cevab verildi ki: Ya Âdam, sen Cennete iade olunacaksın o lâîn ise evvelîn-ü âhırînın adedi kadar ölüm acısını tatmak için intizara te’hır olunacak, sonra Âdem, Melekül’mevte, ona ölümü nasıl tattıracaksın? Vasfını anlat, dedi. Vâktâ ki tevsıf etti, Âdem: ya rabbi! kâfi dedi. bunun üzerine nâs, heyecane geldiler de Kâ’be ya Ebâ İshak dediler o nasıl? Kâ’b iba etti, ilhah ettiler, binaenaleyh dedi ki: Allah, sübhanehu nefhai ûlâ akıbinde Melekül’mevte diyecek ki sana yedi Semâ ve yedi Arz ehalisinin kuvvetini verdim ve bu gün sana bütün suth-u gadab kisvesini giydirdim. Gadab-ü satvetimle in, o racîm İblîse, Artık ona ölüm acısını tattır, sekaleynden evvelîn-ü âhirrînin acılarını ed’afen müdaafe muhtevi olmak üzere bütün ıllet ve emrazı yüklet. Beraberinde gavz-u gadabla dolgun yetmiş bin zebanî, her birile de Cehennem zencirlerinden tomruklarından zencirler, tomruklar bulunsun. Cehennem kancalarından yetmiş bin kanca ile o lâînin kokmuş canını çekip çıkarın. Malike de çağır niyran kapılarını açsın. Binaenaleyh Melekül’mevt öyle bir suret ile inecek ki ona Semavât ve arazîn ahalisi baksa hevlinden derhal ölürlerdi. İnecek, İblise varıp «dur, ya habîs! Artık sana ölümü tattıracağım, çok ömür sürdün nice karinler ıdlâl ettin, işte bu o vakti ma’lûmdur.» Diyecek lâîn Meşrika kaçacak, bakacak Melekül’mevt gözlerinin önünde, Mağribe kaçacak yine gözlerinin önünde, denizlere dalacak denizler kabul etmiyecek, hasılı Arzın her tarafına kaçacak sığınacak kurtulacak hiç bir mahıys-u melâz bulamıyacak, sonra Dünyanın ortasında, Âdemin kabri yanında duracak veya Meşrıktan Mağribe, Mağribden Meşrika topraklarda sürünerek nihayet Âdem aleyhisselâmın hübût ettiği mevzıa varınca Arz, bir kor gibi olacak Zebanîler kancaları takıp didikleyecekler de didikleyecekler. «وَاِلَى حَيْثُ يَشَآءُ اللّٰهُ» nez-u azâb içinde kalacak. O böyle can çekiştirirken Âdem ve Havvâya da kalkınız düşmanınız ölümü nasıl tatıyor, bakınız denecek, kalkacaklar, onun çektiği azâbın şiddetine bakacaklar da «ya rabb, bize ni’metini itmam eyledin» diyecekler. اه. O vakıt ma’lûme kadar inzar müsaadesini alan İblîs 39. قَالَ رَبِّ بِمَآ اَغْوَيْتَنٖى yarabbi! dedi: beni azdırmana kasem ederim ki veya azgınlığıma hukmetmen sebebile - ya’ni nezdi haktan matrud, hayr-u rahmetten teb’id edilmiş bir mel’un böyle bir inzar ve imhal müsaadesine nail olunca şımarır da onu azgınlığa bir teşvık telâkki eder. Böyle şımartman hakkı için veya çamurdan halkolunanı istihkar edip secde etmediğimden dolayı benim azgın âsi olduğuma hukmeylemekliğin vesilesile لَُازَيِّنَنَّ لَهُمْ فِى الْاَرْضِ her halde ben, onlar için Arzda tezyinat yapacağım -ya’ni maddelerini bahane ederek o kuru çamura o kokar balçığı onlar için süsleyip insanlığın asıl medarı i’tilâsı olan ruhtan daha hoş daha müzeyyen daha kıymetli göstereceğim. وَلَُاغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعٖينَ Ve her halde hepsini iğva edeceğim 40. اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصٖينَ ancak içlerinden muhlâsîn kulların müstesna - ya’ni halıs taatin için seçilmiş lekesiz has kulların aldanmazlar. İbtida beşerin maddesine bakarak alel’ıtlak süfliyyetine hukm eden, ve onlara tehakküm edebileceğine kail olan İblîsin burada bu istisnası şüphe yok ki intakı hak olan bir i’tiraftır. Onun için:
41. قَالَ Allah tealâ, buyurdu هٰذَا işte bu - dediğin, sahiblerini istisna ederek azıtamıyacağını i’tiraf eylediğin o ıhlâs ve tevhid صِرَاطٌ bir câdde, bir kanundur ki عَلَىَّ bana aiddir. - Ya’ni bana iysal eder yahud ben kefîlim مُسْتَقٖيمٌ dos doğdur. - Yahud; işte benim teahhüd eylediğim dos doğru yol, kanunı hak şudur: 42. اِنَّ عِبَادٖى Hakikaten kullarım لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ üzerine senin sultanın yoktur. -Ya’ni ne kavlen ilzam edecek huccetin, ne fi’len tasallut ve tasarruf edecek kudret-ü saltanatın yoktur. اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوٖينَ Ancak sana ittiba’ eden azgınlar müstesna - ya’ni ancak bunları sürükleyebilirsin. Fakat o da senin sultan ile değil onların ıhtiyarlarını sui isti’mal ederek sana uymaları arkana düşmeleri dolayısiyledir. Yoksa muhlaslara tasallut edemediğin gibi diğerlerine de edemezsin. Netekim sonunda «وَمَا كَانَ لِىَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّآ اَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لٖى فَلَا تَلُومُونٖى وَلُومُوٓا اَنْفُسَكُمْ» diyeceği sûrei «İbrahim» de beyan olunmuştur.
43. وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَعٖينَ Şüphesiz Cehennem de onların muhakkak mev’ıdidir. - O İblîs tebaası azgınların metbu’lariyle beraber cümlesinin mev’ud yerleridir. 44. لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍ Onun, o Cehennemin yedi kapısı vardır. - Ya’ni gireceklerin kesretinden dolayı yedi medhali veyahud azgınlığın enva’ ve derecatına göre evvelâ Cehennem, sonra Lezâ, sonra Hutame, sonra Saîr, sonra Sekar, sonra Cahîm, sonra Hâviye namında yedi tabakası vardır. لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ Ki her kapı için onlardan (o azgınlardan) bir cüz, taksîm olunmuştur. - Ebüssüud tefsirinde ihtimal ki, der, yediye hasrı mühlikâtın havâssı hamse mahsûsatile kuvvei şeheviyye ve gadabiyye muktezeyâtına munhasır olmasındandır اه. Maamafih bunda diğer bir ihtimal vardır ki lisanı şeri’ noktai nazarından daha ma’kuldür. Zira Cehennem kapılarının yedi olmasıile Cennet kapılarının sekiz olması arasında bariz bir münasebet vardır. Bu münasebetle denebilir ki bu kapıların a’zayı mükellefe ile alâkadar olması melhuzdur. Ma’lûm ki nefsi insanînin a’zayı mükellefesi sekizdir: kalb, lisan semi’, basar, el, ayak, ağız, ferc, bunların birisi zahir birisi batındır ki o da kalbdir. Doğrudan doğru hakka nazır olan kalb kapısı açık olursa bu sekiz a’zanın her biri emri hakk üzere hareket ederek Cennete birer medhal olabilir. Ve bu suretle Cennete sekiz kapıdan girilir. Fakat batından ruh körlenmiş, kalb kapısı kapanmış bulunursa zahirdeki yedi a’zanın her biri Cehenneme açılmış birer medhal olurlar. İşte Cennet kapıları sekiz olduğu halde Cehennem kapılarının her birine bir cüz’i maksum olmak üzere yedi olması Allahü a’lem bu hıkmete mebnîdir. «وَنَفَخْتُ فٖيهِ مِنْ رُوحٖى» mazheriyyetile iyman ve ma’rifet kapısı olan kalb, Cehenneme kapalıdır. Ondan yalnız Cennete girilir. Allaha irilir. Kalbi açık olan Şeytana uymaz, Allaha küfr-ü ısyandan tevakkı eder. Onun için:
45. اِنَّ الْمُتَّقٖينَ Her halde müttekîler - Şeytana uymaktan sakınan, küfr-ü ısyandan korunanlar فٖى جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ Cennetler ve pınarlar içinde müstekırdirler. - Ey müttekîler, 46. اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِنٖينَ ona selâm ile kemali selâmet ve emniyyet içinde giriniz. - Ya’ni ey insanlar, ey Muhammed ümmeti İblîs tebaası olmaktan sakınınız, Allahın vikayesine, tevhid ve islâm dinine, Allahın Resulüne ittiba’ ediniz, kalbinizden gıll-ü gışşi atıb müttekı olunuz da müttekîler yeri olan o Cennât-ü uyûne emniyyetler içinde güle güle selâm ile dahıl olunuz. O Cennât-ü uyûn her vechile korunmuş, emîn ve salim bir darüsselâmdır. Ona haricden tecavüz olunamıyacağı gibi 47. وَنَزَعْنَا مَا فٖى صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ biz onların, o Cennat-ü uyûndaki müttekîlerin sinelerindeki ilişikleri, kinleri de soymuşuzdur. - Ehli Cennetin gönüllerinde gıll-ü gış kalmaz, hıkd-ü kin durmaz. Ya’ni ittikai islâmın şiarından birisi de kin tutmamaktır. Allah, müttekı kalblerde kin bırakmaz. Mazıde olmuşsa siler. Netekim Hazreti Aliden menkuldür ki: «ümid ederim, demiş, Osman ve Talha ve Zübeyr ile ben bunlardan olayım» «رِضْوَانُ للّٰهِ تَعَالَى عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ» اِخْوَانًا Öyle ki hepsi ıhvan olarak عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلٖينَ mütekabil tahtlar, karşılıklı köşkler üzerinde mahabbet ederler. - Ya’ni hiç biri diğerine sırtını dönmeksizin yüz yüze sevişe sevişe yaşarlar. 48. لَا يَمَسُّهُمْ فٖيهَا نَصَبٌ Orada onlara hiç bir zahmet messetmez - her ne arzu ederlerse zahmetsiz, meşakkatsiz husule geliverir «وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجٖينَ» hem oradan çıkarılacak da değillerdir. - Ebeden muhalleddirler.
Resulüm! ٤٩ نَبِّىْٔ عِبَادٖىٓ اَنّٖىٓ اَنَا الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ ٥ وَاَنَّ عَذَابٖى هُوَ الْعَذَابُ الْاَلٖيمُ
Meali Şerifi