Furkân Sûresi 70. Âyet
Mekke · Cüz 19 · Sayfa 366
إِلَّا مَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ عَمَلࣰا صَٰلِحࣰا فَأُوْلَـٰٓئِكَ يُبَدِّلُ ٱللَّهُ سَيِّـَٔاتِهِمۡ حَسَنَٰتࣲۗ وَكَانَ ٱللَّهُ غَفُورࣰا رَّحِيمࣰا ٧٠
Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışlarda bulunanlar başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
Bu açıklama 61–77. âyetleri birlikte ele alır.
61. بُرُوجًا Burclar - BURC esasen yüksek köşk demektir. Semada her cümlei kevkebiyyeye, ya’ni bir teşekküli mahsus arzeden yıldız takımlarından her birine burc veya suret ıtlak edilmiş ve kelimenin hakıkati şayiası bu olmuştur. Arz haritasında şehirler ve şehir haritasında mebanii âliye nasılsa Semâ haritasında da burclar öyle gibidir. Bize Semadaki yıldızların birer zümre halinde ahzi mevkı’etmiş olduklarını gösterir. Gerçi bunların hakıkî vaz’ıyyetleriyle hududlarını buradan ölçüp takdir edemeyiz, lâkin lâekal manzaralariyle tenevvür edebiliyoruz ve bu suretle hakıkatleri ve adedleri tam ma’lûmumuz olmadığından tenkir ile «بُرُوجًا» buyurulmuştur. Kevakibin mutaleası için burc taksimatı pek eski zamandan beri nazari itibare alınmış, hattâ İdris aleyhisselâma kadar nisbet edilmiştir. Batlimyus yirmi biri Şimalde on beşi Cenubda, on ikisi vasatta muaddilünnehar etrafında Şemsin bir sene zarfında kat’eder göründüğü mahrekinin bulunduğu noktada olmak üzere mecmuu kırk sekiz burc saymıştı. Bu kırk sekiz burc bin yirmi dokuz kevkebden ibaret olup üç yüz altmış biri Şimal burclarında, üç yüz on sekizi Cenub burçlarında, üç yüz ellisi de mıntakatülburuc denilen orta mıntakadadır. Bu mıntakai buruc üzerindeki on iki burc bir sene zarfında adetâ Şemsin biribirini müteakıb uğradığı haneler gibi mülâhaza olunur. Hamel-ü Sevr ile Cevzade olur faslı bahar Seratan-ü Esed-ü Sünbüledir yazda karar Tuttu güz faslını Mizan ile Akreb dahi Kavs Cediv-ü Delv ile Hüt olduzimistane medar Amerikanın keşfinden sonra burcların adedi yüz on yediye kadar çıkarılmış olmakla beraber on iki burc yine aynidir. Maamafih bu on iki burc ı’tibarîdir, âlemi katı’ olmak üzere farzolunan ma’lûm altı dairenin tansıfiyle hasıl olan on iki kıt’adan biri demektir. Ya’ni birer cümlei kevkebiyye değil onunla ı’tibar olunan birer mıntakadır. Burc bu ma’nâca telâkki olunacak olursa bu on ikiye munhasır olur. Hey’et kitablarında burc bu on iki hakkında ıstılâh olmuş. diğerlerine burc denilmeyip suret ta’bir edilmişdir. Bundan dolayı müfessirînin çoğu Seyyaratın menazili gibi ı’tibar olunan bu on iki burcu söylemişlerdir. Fakat lügat noktai nazarından âyette bu tahsısa karîne yoktur. Âyetin zâhiri mec’ul olan burucun, ı’tibarî değil, Şems-ü Kamer gibi hakıkî olmasıdır.
وَجَعَلَ فٖيهَا – «ها» zamiri yine Semaya raci’ olmak muhtemil ise de burcu akrebdir. سِرَاجًا – SİRAC, şavk veren şey: kandil lâmba ki murad Güneştir. Ba’zı kıraetlerde «س» in ve «ج» in zammile cemi’ olarak «سرجًا» okunmuştur. Bu kandiller ise Güneşten ma’ada büyük yıldızlara da şamildir. وَقَمَرًا مُنٖيرًا
KAMERİ MÜNİR, mahitâbân, aydın ay - üç güne kadar hilâl ondan sonra Kamer tesmiye olunur.
MÜNİR, nurlu veya nurlandıran. Görülüyor ki Rahman tealânın rahmetinin feyz-u bereketi gösterilirken
Sema burclariyle tasvir edilmiş ve içine bir sirac ile bir de Kameri münir konulmuştur. Gayet sâde görünen ve fakat bütün manzarai âlemi ıhtiva eden bu parlak ifade de çok derin hakıkatler müncelîdir. Burcların bize karşı manzaraları ne kadar nisbi olursa olsun hakıkatte ecramın takım takım muhtelif suretlerde birer manzume teşkil etmekte olduklarını gösterir. Ve bu suretle hududuna erilmez bir kudretin sun’undaki azameti anlatır. Eğer bu ecramın maddeleri fezada tefrik edilmiş olmayıp da hepsi sırf tabiî bir nesakta bırakılmış, hepsi bir cirm olarak toplanmış olsa idi ne bu ecram ve büruc olur ne bu feyz-u bereket bulunurdu. Kezalik bu maddelerin eczai basîtası atumları arasındaki müvazenet ve nisbet hiç değiştirilmemiş olsaydı, tabiati asliyyesine bırakılsa idi yine bu ecram ve buruc bulunmaz ve bu feyz-u rahmet olmazdı. Sonra bütün maddeler alesseviyye tefrık ve terkib edilmiş, hepsi müsavi ecrama ayrılmış olsa idi böyle münevvi, burclar teşekkül etmez ve bu sirca ve kamer temayüzü olmaz idi. Demek ki Semadaki burucun o manazırı muhtelifesi her şeyden evvel tabiatler üzerinde hâkim olan Sanı’ tealânın bürhanı san’atidir. Saniyen yüksek köşkler, kandillerle hey’eti Semada yüksek bir medînenin, bir medeniyyetin manzarai dilnişîni ifade edilmiş ve böyle yüksek bir manzarai içtimaiyyeye yükselmek hissi telkın olunmuştur. Onun için buyuruluyorki: 62. وَهُوَ الَّذٖى جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً Hem odur o, gece ile gündüzü birbirine bir nevi’ halef kılan - ya’ni birinde yapılamıyanı diğerinde yapılmak için yerine koyan, yâhud birbirini ta’kıb ettirerek değiştirip duran لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُورًا tezekkür etmek veya şükreylemek istiyen için - ya’ni aklını başına alıp eksiğini tamamlamak, ılmi veya, amelî bir iş görmek isteyen kimseler için, çünkü düşünmeğe ve vazife görmeğe niyyeti olmıyan atıl kimseler için zamanın değişmesinde hiç bir ma’nâ yoktur. Onlar zamanı öldürmeğe çalışırlar. TEZEKKÜR: Bu asârı rahmet ve bürhanı san’ati düşünerek kendi noksanını ve sanii hakîmini kudret ve rahmâniyyetini anlamak. ŞÜMR: O Rahmana ubudiyyet vazifesini iyfa eylemek, Şimdi bunu tavzıh için vavı istinaf ile buyuruluyor ki: 63. وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ Ve o Rahmânın kulları, ya’ni zikir ve şükrünü bilerek yalnız o Rahmâna kulluk eden o bahtiyarlar - bu mübtedanın haberi tâ sûrenin âhirine doğru gelecek olan «اُولٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ» dir. Bununla beraber şu da olabilir: الَّذٖينَ يَمْشُونَ عَلٰى الْاَرْضِ هَوْنًا onlar ki Arz üzerinde mülâyim yürürler - burada ıbadı Rahmân her biri bir zümreyi andıran sekiz sıfatla tavsıf olunarak islâm ahlâk ve medeniyyetinin, mefkûresinin bir fezlekesi yapılmıştır. Evvelkisi umumiyyetle siyretlerini gösteriyor, ya’ni Rahmânın kulları öyle kimselerdir ki evvelâ gidişleri, Arz üzerinde yürüyüşleri ve tarzı hareketleri mülâyimânedir. Cebbarane, mağrurane, kibirli, saygısız, kaba ve haşin değil, sekînet ve vakar ile mütevazıâne, edibâne, nâzük ve yumuşak yürürler. Etraflarını iz’ac etmez, eza vermez, sendeler gibi gitmez, hisablı, saygılı, tavrı merhametle emniyyet-ü âsayiş neşrederek giderler وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ cahiller, ya’ni kendini bilmezler, edebsiz gûruh lâf attığı vakıt da kendilerine قَالُوا سَلَامًا «selâm» derler - selâmetle neticelenecek söz söylerler, yâhud selâmetle derler. Onlara çatmağa tenezzül etmezler, tehammül de ederler. 2 - 64. وَالَّذٖينَ يَبٖيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا Ve onlar ki rablarına sâcidin ve kaimîn olarak gecelerler - ya’ni gece hanelerine, yataklarına çekildikleri vakıt siyretleri bu olur. Rablarına halisâne namaz kılarlar. Yatışları, kalkışları da hep Allah için olur. 3 - 65. وَالَّذٖينَ يَقُولُونَ Ve onlar ki - gerek namazlarının arkasında ve gerek sair vakıtlarda - şöyle duâ ederler: رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ ya rabbena def’et bizlerden Cehennem azâbını - ya’ni Cehennem azâbından halâs, ilk emelleridir. Ibadet ve ictihadlarına güvenmiyerek daima halâsa duâ ederler. اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا çünkü onun azâbı bir garam olmuştur. - Bir alacaklı gibi enseye binmiş bir belâyı mübremdir. 66. اِنَّهَا سَآءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا – Filhakıka o «Cehennem» ne kötü müstekarr ne kötü makamdır. - MÜSTEKARR; makarr, MÜKAM; ikametgâh, ikisi de durulan yer demek olduğuna göre farkları müşkildir. Müstekarr asîlere, mükam küffara nazaran denilmiş ise de bu ma’nâ Cennete cereyan etmiyeceğinden müstekarr, ikametgâh içindeki mevkıi mahsus olarak mülâhaza edilmek daha muvafıktır. Mesalâ bir köy ikametgâh ise müstekarr bir hâne, bir hane ikametgâh ise müstekarr ondaki bir oda gibidir. İçi dışı bütün muhîtı fena demek olur. 4 - 67. وَالَّذٖينَ اِذَآ اَنْفَقُوا ve onlar ki masraf ettiklerinde لَمْ يُسْرِفُوا israf etmezler -
İSRAF, her hangi bir şeyde haddini aşırmaktır. İnfakda israf da sarfıyyatta haddini aşırmaktır. Masraf ya bir
zaruret veya bir hacet veya bir husn için yapılır, zarurî olan masraf yapılmayınca hayat mümkin olmaz, mesalâ ölmiyecek kadar yemek bir zarurettir. Hacet bulunan masraf yapılmazsa güçlük çekilir, mesalâ doyacak kadar yemek bir ihtiyactır. Tahsînî olan masraf yapılmazsa güzel olmaz, hoş yemek gibi. Ferd veya cem’ıyyetin kendi kesbine göre bu mertebelerden bir haddi vardır. Şu halde ne zaruret, ne hacet ne de husn olmıyan. faidesiz, muzır, gayri meşru’ cihetlere edilen sarfiyyat herkes için israf olduğu gibi ıbadullahın ihtiyacı karşısında fazla tena’um dahi husün değil, israf hududuna dahil olur. Hayır ve menfeat getiren şeylere sarfiyyat ise istihlâk değil, istihsal demek olacağından israf olmaz. Rahmanın kulları faidesiz, hayırsız yere masraf etmezler وَلَمْ يَقْتُرُوا hakkını da kısmazlar وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَامًا ikisi arası denk olur. - İşte ıktisad denilen de budur. İstivadan seva gibi istikametten kavam, iki ucun denk gelmesidir ki muvazene dahi deriz (sûrei Bakareye ve İsraya bak). 5 - 68. وَالَّذٖينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ Ve onlar ki Allahın maıyyetinde diğer bir ilâhe çağırmazlar - şirk, katil, zinâ, kebairin en büyüğü olan bu üç kebire din, medeniyyet, beşeriyyet namına işlenip duran cinayetlerden olduğu için burada bilhassa bunlardan ictinab zikredilmiştir. - النَّفْسَ الَّتٖى حَرَّمَ اللّٰهُ Allahın tahrim ettiği, muhterem kıldığı nefsi Allah için söz verilmiş olan her hangi bir nefis ki müste’mine dahi şamildir. Binaenaleyh hiç bir ahdi bulunmıyan harbîi mahızdan maadası ma’sumüddemdir. اِلَّا بِالْحَقِّ hakkıle başka - kısas ve hadd gibi اَثَامًا ismincezası vebal. 69. وَيَخْلُدْ فٖيهٖ Hafs kıraetinde bu zamirin kaıde hılâfına meddi hulûdun imtidadına işareten ma’nâ canibine riayet için olsa gerektir. Bu zamirin azâba rücuu, hulûd nardadır, azâbda değildir diyenlerin aleyhine bir delîl teşkil eder. 6 - 72. وَالَّذٖينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ Ve anlar ki yalana şâhid olmazlar - yalan yere şâhidlik etmedikleri gibi yalan söylenen ve tezvir yapılan mevkı’lerde de durmazlar وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ – LÂĞİV, faidesiz veya muzırr olduğundan dolayı terk-ü ilgası vacib olan bîhude şeyler demektir ki
lisanımızda lâğviyyat ta’bir olunur. Ba’zıları taat olmıyan şeyler diye tefsir etmişlerdir fakat mubah olan şeyler taat olmamakla beraber lâğiv de değildir. Ya’ni lâğviyyata gitmezler, lâkin yolları düşer, rast gelirlerse مَرُّوا كِرَامًا haysiyyetleriyle kerîmâne geçer giderler - bunun tefsiri sûrei Kasasta
«وَاِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ اَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَآ اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَانَبْتَغِى الْجَاهِلٖينَ» âyetidir. 7 -73. وَالَّذٖينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ Ve onlar ki rablarının âyetleriyle tezkir edildikleri vakıt - ya’ni kendilerine ıhtar yapıldığı, va’z-u nasıhat olunduğu, ders verildiği vakıtlar لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا o âyetlerin üstüne sağırlar, körler halinde yıkılmazlary a’ni dinlememezlik etmezler, üzerine üşüşürler, lâkin görür göz, dinler kulak ile üşüşürler. 8 - 74. وَالَّذٖينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ Ve onlar ki ya rabbena! Bizlere zevcelerimizden ve zürriyyetlerimizden gözler süruru ihsan buyur - burada «من» beyaniyye veya ibtidaiyye olduğuna göre iki ma’nâ caizdir: birisi bizlere gözler süruru zevceler ve zürriyyetler ver demek, diğeri de: zevcelerimiz ve zürriyyetlerimiz yüzünden bizlere gözler süruru ni’metler saadetler ve demektir. Bu taleb aile ve evlâd terbiyesine verilen ehemmiyeti gösterir. وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقٖينَ اِمَامًا ve bizi müttekılere imam et derler - müttekıler, Allahın vikayesiyle Cehennem azâbından korunun bahtiyarlardır.
İMAM, pişüva öncül, kendisine ıktida edilen metbu’ demektir. Yalnız müttekı olmak değil, müttekılerin imamı
olmak arzusu ne büyük gaye, ne mukaddes mefkûredir. Düşünmeli ki Rahmanın kullarının ruhlarındaki büyüklüğü gösteren bu duânın mazmunu ne yüksek, ne cem’ıyyetlidir. Bundan yüksek fikri terakkı, himmeti âliye tasavvur olunmaz. 75. اُولٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا İşte bunlar ettikleri sabırlarına mukabil gurfe ile mükâfatlancaklardır. «وَهُمْ فِى الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ» olacaklar, ya’ni en yüksek dereceye, Cennet köşklerinin en yükseklerine çıkarılacaklar.
GURFE, esasen yüksek âli bina ve konakların şehnişini, kulesi gibi en yüksek noktası demek olup burada
Semanın burclarına nazaran bir yükseklik ifade etmektedir. Bu sebeble olmadıdır ki Semai sabia diye de tefsir edilmiştir, işte onlar öyle yükselecekler وَيُلَقَّوْنَ فٖيهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًا ve orada bir sağlık ve selâm ile karşılanacaklar -
TAHİYYE, sağ olasınız, Allah sağlık versin, Allah ömürler versin gibi hayat duâsı, selâm da selâmet
duâsıdır. «التَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ وَ الصَّلَوَاتُ وَ الطَّيِّبَاتُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَ عَلَى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٓهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ» 77. قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَآؤُكُمْ de ki: ne kıymet verir size rabbım duânız olmasa? - ya’ni «وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ» buyurulduğu üzere yaradılışınızın hikmeti ıbadet ve ubudiyyettir. Onun için ıbadet ve ubudiyyetiniz olmasa Allah ındinde ne kıymet ve ehemmiyyetiniz olurdu? فَقَدْ كَذَّبْتُمْ duânız olmadığı takdirde tekzib etmişiniz, rabbınıza inanmamışınız demektir. فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا o surette de o tekzibin cezası kesbi lüzum eder, yarın boynunuza geçer.