Furkân Sûresi 45. Âyet
Mekke · Cüz 19 · Sayfa 364
أَلَمۡ تَرَ إِلَىٰ رَبِّكَ كَيۡفَ مَدَّ ٱلظِّلَّ وَلَوۡ شَآءَ لَجَعَلَهُۥ سَاكِنࣰا ثُمَّ جَعَلۡنَا ٱلشَّمۡسَ عَلَيۡهِ دَلِيلࣰا ٤٥
Rabbinin gölgeyi nasıl uzatmakta olduğunu görmedin mi? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) delil kılmışızdır
Elmalılı Hamdi Yazır meali
Elmalılı Tefsiri
اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ – Ru’yet, «ilâ» ile sılalanınca nazar ma’nâsına olmak yâhud nazar tazaınmun etmek ıktıza eder: « bakmaz mısın rabbına » yâhud «görmedin mi baksana rabbına » demek olur. Bu bakış ve görüş kalb fi’line irca’ olunmak kabil ise de zâhir olan göz fi’li olmaktır. Halbuki zatı rab, bu âlemde göz ile görülmez. Onun için müfessirîn burada bir te’vil aramışlardır. Çokları «الى صنع ربك» «rabbının sun’ına takdirinde olduğunu söylemişler. ba’zıları da «baksana gölgeye rabbın onu nasıl uzattı» mealinde bir kalb gözetmişlerdir. Ve bu hazif veya kalbe nükte olmak üzere de «nazardan gaye, eserde kalmayıp müessire varmak oluduğuna tenbihtir» demişler, bu ise fi’li basardan binnetice fi’li kalbe geçmek demektir. Fehmi acizaneme göre «كَيْفَ مَدَّ الظّلَّ» cümlei istifhamiyyesi mahallen mecrur olarak «ربك» den bedeli iştimal yapıldığı surette ne hazfe, ne kalbe hacet kalmaksızın aynı ma’nâyı anlamak kabildir. Bu surette rabba nazar, mücerred zatı i’tibariyle değil, meddi zıll keyfiyyeti gibi fi’li ve şuunı rübubiyyeti haysiyyetiyle maksud olduğu anlaşılır ki «تَفَكَّرُوا فٖىٓ اٰلَآءِ اللّٰهِ وَلَا تَفَكَّرُوا فِى ذَاتِ اللّٰهِ» meşhuresine muvafık olan da budur. Maamafih en doğrusu bu gibi mevaki’de ru’yeti nazardan murad müşahedesi asara müstenid ma’rifeti kalbiyyedir. Nazmı celîlin tertibi şunu iş’a eder ki evvelâ muhatabı rabbanî olan zatı risalet gibi ehli ıhtisasın sadece izafeti nefsiyye ile bâtından rabba bir nazar vardır. Sonra bu nazarın haricinde bir inkişaf ile fiilden faıle geçerek ona vasıl olması matlûbdur. Âyetin mazmunu bunu ne güzel, ne derin anlatıyor. Bakınız:
كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ O zılli nasıl meddetti? - Gölgeyi nasıl uzattı? - Nasıl saye endaz oldu? - Ma’lûm ki zıll gölge demektir. Güneşin zevalinden sonraki gölgeye Arabcada «fey» denildiği için zıll ba’zan ona mukabil olarak bilhassa sabah gölgesine denirse de esas i’tibariyle eammdır. Ya’ni mutlaka gölge demektir. Zıll zıya ile zulmet arasında lâtıf bir keyfiyyet ve huzur ve istirahatın en mühim şartlarından olan bir ni’mettir. Kur’anda zulümat, nura tekabül ettirilirken zıll de harure tekabül ettirilmiştir. «لَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ» demek ki zıll nurun değil, yakıcı zıyanın zıddıdır. Şu halde zulmet gibi ademî olmayıp nur ile nevamma bir imtizacı bulunan ve bir himaye ma’nâsını tazammum eden bir keyfiyyettir. Bu sebeble zıll, himaye ma’nâsına geldiği gibi bir himayenin sahai şumulüne ve orada zevk-u huzur ile istifade olunan ni’mete dahi ıtlak olunur ki lisanımızda bu ma’nâca daha ziyade saye ta’biri kullanılır. Mesalâ zılli Arş, Arşın gölgesi, Arşın himayesi demektir. «Sâye endaz oldu sâyesinde sâyeban olduk» demek «himaye etti ni’metiyle mütena’ım olduk» demektir. Bu ma’nâ ile dir ki Kur’anda Cennete «zılli memdud» ıtlak olunmuştur. Meddi zıll ta’birinin buna da bir iyması vardır. Bu âyette «اَلظّلُّ» «elif» lâmın ahid veya cins olmasına ve ukulün derecati fehmine göre mertebe mertebe müteaddid ma’nâlara muhtemildir. Ve hepsinde zıllin bir ni’met olması haysiyyeti melhuzdur. EVVELÂ cinsi zıll bir ağaç, bir bina, bir dağ, bir bulut ve Arz gibi gölge vermek şanından olan her hangi bir cismi kesîfin istifade olunan gölgesi mülâhaza olunurki Ebüssüudun muhtarı budur. Çünkü herkesin anlıyabilceği gölge budur.
SANİYEN ma’nâyi ahd ile gelgelerin en hoşu olan sabah gölgesi, ya’ni tandan Güneş doğana kadar olan
sabah namazı vaktı ki ufkı şarkînin garba doğru uzanmış gölgesidir. Müfessirînin çoğu buna kail olmuşlardır. Bunu herkes kavrayamasa bile ekseriya hevâperestlerin gâfil bulundukları bu gölgedeki ma’nâi ni’metin bir ehemmiyyeti mahsusası vardır.
SALİSEN Arzın üzerinde gök kubbe halinde imtidad eden ve hakıkî bir gölge mahiyyetinde bulunan Semâ
diye tefsir edilmiştir ki bâlâda geçen hadîsteki « zılli Semâ » ta’biri izafeti beyaniyye ile bu ma’nâyı iş’ar eder.
RABİAN ma’nâyi işarî olarak bütün âlem, zıll demek olan âlemi ecsam ve
HAMİSEN bütün âlem üzerindeki himayei ilâhiyye mülâhaza olunabilir ki gölge onun bir temsili zâhirîsidir.
Medd çekip uzatmak mekânda veya zamanda imtidad-ü inbisat vermek veya ibtidaen mümtedd olarak yaratmak ma’nâlarını ifade eder. Rü’yet karînesile gölgenin uzatılması ecsamın hayellerile uzak mesafelerden göze verilmesi ma’nâsına da haml olunabilir, bu da mühim bir ma’nâ olur. Hasılı gölgenin aid olduğu cisimden öteye acâib bir uzantısı vardır ki onu uzatan rabbındır. Hevalarına tapanlar düşünmezler ki en birinci hevaları bir gölgenin himayesine sığınmaktır. O gölgeyi uzatan ise rabbındır. O halde gölgeye değil, onu uzatan rabbına tapmak lâzım gelir. وَلَوْ شَآءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا dilese idi elbet onu sâkin de kılardı. - Bu cümle, ma’tuflar arasında bir mu’terızadır ki ecsamın tabiî kanunu atalet olduğuna, ya’ni hareketi ve sükünu kendiliğinden olamayıp ne verilirse onu kabul ettiğine ve hıkıkî müessir, esbabı âdiyye değil, mahzâ meşiyyeti rabbaniyye olduğuna bilhassa bir tenbihtir. Ya’ni rabbın dilese idi o gölgeyi uzatmaz, uzattıktan sonra degiştirmez, bir kararda durdururdu, lâkin durdurmaz değiştirir ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلٖيلًا sonra nasıl ona güneşi delil kılmışız - «جَعَلْنَا» medd üzerine ma’tuftur ve onun hukmünde dahıldir. Binaenaleyh «keyfe» başında demektir. Sonra burada gıyabdan tekellüme iltifat yapılmış ve azamet için cemi’ sıygası irad buyurulmuştur ki nazar eden muhataba matlûbunu gösteren bu iltifat, tam makamında ve pek ehemmiyyetli olmuştur. Öyle ki bu azametin karşısında tutunabilecek hiç bir şey kalmıyacak ve onun için hepsi kabz olunacaktır. Güneşin gölgeye delîl kılınması ne demektir. Burada Güneş, kurs değil, zıya ma’nâsınadır. Biz biliriz ki gölge zıyanın mukabilinde ahzi mevkı’ eder. Ve bundan bir çokları gölgeyi güneş yapıyor zannederler, gölgenin ılleti zıya sanılır, halbuki zıya gölgenin zıddıdır. Güneşin doğduğu yerde gölge kalmaz, gölge zıyanın eseri değildir. Gölgeyi Allah uzatmıştır, o zıyadan evvel mevcuddur. Fakat görünmez görünüp bilinmesi zıya vasıtasile olur, zıya olması idi gölgenin mevcudiyyeti bilinmez idi, bu suretle zıya, zıddı olan gölgenin vücuduna bir delîl, bir alâmet yapılmıştır. Ziyanın muhtelif ahval ve evsafından gölgenin tahavvülât ve tağayyüratına istidlâl edebilirsiniz, gördüğünüz cisimleri zıyanın delâleti ve kılaguzluğile gördüğünüz gibi gölgelerini de zıya ile görürsünüz, ohalde görülenler eşyanın zıya ile çizilen mürtesemleri, zıya ile göze uzatılan gölgeleri, hayalleridir. Bu surette bütün görülen âlem «كُلُّ مَا فِى الْكَوْنِ وَهْمٌ اَوْ خَيَالٌ اَوْ عُكُوسٌ فِى مَرَايَا اَوْ ظِلَالٌ» mantukunca bir zıll-ü hayal ve bu hayal rabbına dâldır.