AyetSûreler

Fâtır Sûresi 20. Âyet

Mekke · Cüz 22 · Sayfa 437

وَلَا ٱلظُّلُمَٰتُ وَلَا ٱلنُّورُ ۝٢٠

Ne de karanlıklar ile aydınlık

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 15–25. âyetleri birlikte ele alır.

15. اَنْتُمُ الْفُقَرَآءُ اِلَى اللّٰهِ Sizsiniz Allaha muhtac fukara «اَنْتُمُ الْفُقَرَآءُ» cümlesinde müsnedin ta’rifi kasr ifade eder. Ya’ni din ve ıbadet Allahın ihtiyacı değil, insanların ihtiyacıdır. Hem mahlûkat içinde Allaha ihtiyacı en çok fukara, sâde insanlardır. İnsan «خُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَعٖيفًا» mantukunca zaıyf olarak yaradılmış olmakla hangi mertebede olursa olsun hiç bir zaman Allaha ihtiyacdan kurtulamıyacağı gibi emaneti hâmil olan insan ruhunun duyduğu ihtiyac o kadar çoktur ki onun yanında sair mahlûkata fakîr bile denmez. İnsanın bu ihtiyacını tatmin etmek için de Allahdan başka ma’bud bulunmaz. Başkaları bir kıtmîre bile malîk değil وَاللّٰهُ Allah ise هُوَ الْغَنِىُّ ganiyy o - hiç bir ihtiyacı olmıyan ve her şeyden müstağni, tam ma’nâsiyle zengin ganiyy o, yalnız odur. O sizin ıbadetinize muhtac olmadığı gibi bütün ıhtiyaclarınızı tatmin edebilecek kudrete de mâliktir öyle amma bakalım korur gözetir mi dersiniz? Hem الْحَمٖيدُ hamîd o - hamd-ü şükr ile kendisine ta’zîm ve ıbadet olunacak veliyyi ni’met de ancak odur. Hakıkatte ondan başka mün’ım, ondan başka şayanı hamd-ü ta’zîm yoktur. Onun için dilediklerinizi verirse ancak o verir, hem o, kendisine hamd ettirmesini bilir. O öyle ganiy, hamîddir ki 16. اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَاْتِ بِخَلْقٍ جَدٖيدٍ dilerse sizi giderir de yep yeni bir halk getirir. - Hamdetmek istemiyen siz nankörleri def’ eder de yerinize hiç bilmediğiniz başka bir kavm, hamdedecek bir Devlet getirir, yâhud Yer yüzünde bütün insanları ifna eder, siler süpürür de hiç görülmedik bam başka bir yeni mahlûk, tanımadığınız bir âlem yaratır 17. وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزٖيزٍ ve Allaha göre bu: olmaz bir şey de değildir. - Çünkü «اِنَّمَآ اَمْرُهُٓ اِذَآ اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ» bununla beraber Allah tealânın adaleti ıhtar olunarak buyuruluyor ki 18. وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى hem vizir çeken bir nefis diğerinin vizrini çekmez. -

VİZR, ağırlık, ağır yük, ağır günâh, vebâl demektir. Burada günâhın cezasının ağırlığı demektir. Herkes

kendi günâhından mes’ul olur. Kendi günâhının cezasını çeker, netekim «her koyun kendi bacağından asılır» deriz. Zalimlerin, cebâbirenin yaptığı gibi birinin günâhı diğerine yükletilmez, Ankebut Sûresinde «وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ وَاَثْقَالًا مَعَ اَثْقَالِهِمْ» buyurulmuş olması da buna münafi değildir. Çünkü o hem dall hem mudıll olanlar hakkındadır. Başkasını da sapıtmağa çalışanlar hem dalâletlerinin, hem ıdlâllerinin vizrini çekerler ki ikisi de kendi vizirleridir. Netekim «مَنْ سَنَّ سُنَّةً سَيِّئَةً فَلَهُ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا» her kim bir kötü âdet çıkarırsa ona hem onun vizri hem de onu işliyenlerin vizri vardır.» Hadîsi de böyledir. Ya’ni diğer işliyenler çekmiyecek demek değil, o onların hepsi kadar da fazla çekecek demektir. Demek ki birisi şunu şöyle yap da günâhı varsa benim boynuma olsun diye kefalet ederek diğerini bir günâha sokarsa o boynuna aldığı günahı çekmiyecek değildir. Ancak sevkettiği kimseyi kurtarmış olmıyacak, onun çekeceğini çekmiyecek, birisi aldandığının cezasını çekecek, birisi aldattığının cezasını çekecektir. Şu «مُثْقَلَةٌ» ta’birinde bunlara bir işaret de var gibidir وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا yükü ağır basan, çok ağır yük altında bulunan günahkâr bir nefis, yükünün başkası tarafından alınıp yüklenilivermesine çağırsa, yalvarsa da لَايُحْمَلْ مِنْهُ شَىْءٌ ondan hiç bir şey yüklenilmez. - Riza ve ıhtiyar ile de yüklenilmez, cebren de yüklenilmez. Çünkü o Kıyamet günü «لَاتَجْزٖى نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئًا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ» günüdür. Lâ bey’un fihi velâhılâldir. وَلَوْ كَانَ ذَاقُرْبٰى gerekse bir yakını olsun - ya’ni çağıran veya çağırılan bir yakını bile olsa yine yüklenilmez o halde Allahın emaneti gibi Göklerin ve Yerin çekemediği ağır bir yükü yüklemiş olan insan bir de o emanete hıyanet ederek ve şunu bunu ıdlâl eyliyerek sen yap da günâhı benim boynuma olsun demek gibi başkalarının vizrini de boynuna almağa kalkışmamalı, diğer bir takımı da öylelere uyup günâhı varsa filânın boynuna diye kendini nâre yakmamalıdır. اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذٖينَ fakat ya Muhammed, sen bu inzarı ancak şol kimselere duyurur, ancak öyle kimseleri sakındırırsın ki يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ rablarına gaybde, ya’ni henüz huzuruna varmadan gıyabda haşyet beslerler, Allah korkusu, Allah saygısını duyar وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ da namazı dürüst kılırlar - «يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ» mısdakınca rablarının huzurunda likasına ereceklerine kani’ olarak kılarlar. Ve bu suretle maddeten ve ma’nen temizlenirler. وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِهٖ temizlenen de ancak kendisi için temizlenir, fevzlanır. Bu işte vizir çekmenin tam zıddıdır. Ya’ni insanlar bu ikiden hali değildir. Ya vizir çekecekler veya vizirden temizleneceklerdir. Vizir çekenler başkasının vizrini çekmiyeceği gibi, nefislerini iymanı kâmil ve ahlâkı fadıla ve a’mali sâliha ile temizliyenler de sırf kendi menfaatlerine olarak temizlenmiş olurlar وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصٖيرُ öyle ya akıbet gidiş Allahadır. - Herkes ona göre mükâfat veya mücazatını alacaktır. 19. وَمَا يَسْتَوِى الْاَعْمٰى وَالْبَصٖيرُ – bu cümle de mü’min ile kâfirin temsilî olmak üzere yukarı ki «وَمَا يَسْتَوِى الْبَحْرَانِ» üzerine ma’tuf denilmiş ise de «اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذٖينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ» hukmünün tavzıhı siyakında istinaf olması bizce daha muvafıktır.

23. اِنْ اَنْتَ اِلَّا نَذٖيرٌ sen ancak bir nezîrsin - bir habercisin, müseytır musallat değilsin, ya’ni, kasır, beşîr olmaktan ıhtiraz için değil, fi’len azâb me’muru olmaktan ıhtiraz içindir. Netekim buna tenbih için 24. اِنَّآ اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشٖيرًا وَنَذٖيرًا buyurulmuştur. وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا فٖيهَا نَذٖيرٌ ve hiç bir ümmet yoktur bir nezîr geçmiş olmasın - şu halde Arabda da geçmiştir. Sûrei Kasasda beyan olunduğu üzere Tevrattan evvel kurunıûlâda geçmiştir, fakat kurûnıvustâda, ya’ni, Mûsâdan bı’seti seniyyeye kadar geçmedi. ٢٧ اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَآءِ مَآءً فَاَخْرَجْنَا بِهٖ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بٖيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَابٖيبُ سُودٌ ٢٨ وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَآبِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ ا اِنَّ اللّٰهَ عَزٖيزٌ غَفُورٌ ٢٩ اِنَّ الَّذٖينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ ٣ لِيُوَفِّيَهُمْ اُجُورَهُمْ وَيَزٖيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهٖ اِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ ٣١ وَالَّذٖٓى اَوْحَيْنَآ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِهٖ لَخَبٖيرٌ بَصٖيرٌ ٣٢ ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذٖينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهٖ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبٖيرُ ٣٣ جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فٖيهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فٖيهَا حَرٖيرٌ ٣٤ وَقَالُواالْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖٓى اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ اِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ ٣٥ اَلَّذٖٓى اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِهٖ لَايَمَسُّنَا فٖيهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا فٖيهَا لُغُوبٌ ٣٦ وَالَّذٖينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ لَايُقْضٰى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذَابِهَا كَذٰلِكَ نَجْزٖى كُلَّ كَفُورٍ ٣٧ وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فٖيهَا رَبَّنَآ اَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذٖى كُنَّا نَعْمَلُ اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فٖيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَآءَكُمُ النَّذٖيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمٖينَ مِنْ نَصٖيرٍ

Meali Şerifi