AyetSûreler

Câsiye Sûresi 25. Âyet

Mekke · Cüz 25 · Sayfa 501

وَإِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتُنَا بَيِّنَٰتࣲ مَّا كَانَ حُجَّتَهُمۡ إِلَّآ أَن قَالُواْ ٱئۡتُواْ بِـَٔابَآئِنَآ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ۝٢٥

Kendilerine âyetlerimiz açıkça okunduğu zaman; "Eğer sözünüzde doğru iseniz atalarımızı diriltip getirin." demekten başka söylenecek hiçbir delil yoktur

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 23–27. âyetleri birlikte ele alır.

22. وَخَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ Halbuki Allah o Gökleri ve Yeri hakk ile halk etti - zulm ile değil, hakk-u hakkaniyyete mülâbis olarak her birinin hususıyyetinde gerek birbirine ve gerek hâlıklarına nazaran vacib olan adl-ü hikmeti gözeterek yarattı. Bu âyet evvelki hukme bir delîl sıyakındadır. Çünkü hakk ile yaradış zalimden mazlûmun hakkını alıvermek, ve iyi ile kötüyü müsavî tutmayıp iyiye, iyiliğinin, kötüye de kötülüğünün cezâsını vermek demek olan adâleti ıktıza eder. Şu halde bu, bu gün şu Dünyada olmuyorsa yarın Âhırette olmak lâzım gelir. Onun için bu ma’nâ tasrih olunarak buyuruluyor ki وَلِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَايُظْلَمُونَ hem her nefis hakları yenmeksizin kazandığıyle cezalandırılmak, ya’ni iyiye iyi, kötüye kötü karşılığı verilmek için yaradılmıştır. Binaenaleyh kötülük yapanların istıkbali iyilik yapanların istıkbaline müsavî olamaz, birisi mücazat görürken diğeri mükâfat görecektir, böyle olunca 23. اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ gördün a şimdi o kimseyi ki ilâhını hevası ittihaz etmiş - hakkı düşünmeyip keyfi ne isterse onu ma’bud edinmiş, kendi zevkının sevdasına düşmüş وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ Allah da bir ılm üzerine onu şaşırtmış - ya’ni bir ılmi olmakla beraber şaşırtmış «فَمَا اخْتَلَفُوٓا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَآءَهُمُ الْعِلْمُ» kabîlinden olmuş وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِهٖ وَقَلْبِهٖ ve kulağını ve kalbini üstünden mühürlemiş وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِهٖ غِشَاوَةً ve gözüne bir perde çekmiştir. - Zira heva ve şehvet gözü kör, kulağı sağır, kalbi hissiz eder, o kimse âlim de olsa ılmine rağmen hakkı duymaz olur netekim feylesofların ve Dünya hayatına düşkün dîn âlimlerinin bir çoğu böyle olmuştur. فَمَنْ يَهْدٖيهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِ artık onu Allahdan sonra yola getirebilir. - Ya’ni Allah şaşırttıktan sonra kimin haddine ki hidâyet etsin اَفَلَا تَذَكَّرُونَ ya hâlâ düşünmiyecekmisiniz? - Bu ıhtarat karşısında hevaları bırakarak ılmin muktezasına göre bir düşünüp hakk-u âkıbeti anlamıyacakmısınız? Bunların dalâllerini ve sem’-u kalblerinin hatmi ahkâmını beyan ile buyuruluyor ki 24. وَقَالُوا ve dediler - ya’ni ılme karşı hevalarını ilâh ittihaz edenler sapgınlıklarından dediler ki مَا هِىَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur - hayat denilen ondan ıbarettir نَمُوتُ وَنَحْيَا ölürüz ve yaşarız - öleceğimizi bilmekle beraber Dünya hayatı yaşarız, ondan ötesi yoktur وَمَا يُهْلِكُنَآ اِلَّا الدَّهْرُ bizi başka değil, ancak dehir helâk eder. -

DEHİR, aslında âlemin müddeti bekası demekti. دَهَرَهُ اَىْ غَلَبَهُ fılinden masdar da olur.

Ragıb der ki: dehir, âlemin vücudunun başlangıcından nihayetine kadar olan müddetin ismidir «هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ حٖينٌ مِنَ الدَّهْرِ». Sonra çok bir müddete dahi ıtlak edilir, zaman az bir müddete de ıtlak edilmek i’tibariyle bundan farklıdır. Filânın dehri onun müddeti hayatı demek olur. Bir de dehir masdar olur «دَهَرَ فُلَانًا نَائِبَةً دَهْرًا» denilir, filâna bir felâket bir sarış sardı demektir اه. Şu halde dehir ya masdar ya ism olur. Masdar olduğuna göre kahr-u galebe ve istîlâ ma’nâsına gelir, ismolduğu vakıtda asıl ma’nâsı zamânı kül, ya’ni bütün âlemin baştan nihâyete kadar cereyanı müddetidir ki bu bilhassa «لام» ile «الدَّهْرُ» dir. Bundan mâadâ bir de uzun bir zaman müddeti kesîre ma’nâsına gelir ki lâmsız nekire olarak «دَهْرًا» denildiği zaman bu ma’nâ daha mütebâdirdir. İmamı a’zam Ebu hanîfe Hazretleri nekire olan bu dehrin ma’nâsında, ya’ni ne kadar bir zamana ıtlak edildiğinde tevakkuf etmiştir. Zaman kelimesi ise dehrin az veya çok bütün eczasında da kullanıldığı cihetle eam ve küllî olmuş oluyor. Zaman, mazı, hal ve istıkbal kısımlarına ayrılır. «الدَّهْرُ» ise âlemin baştan ahire kadar bir imtidadının ifâdesi demek olduğundan zaman, dehrin makamatından olarak mülâhaza olunur. Burada «الدَّهْرُ» üç ma’nâ dan her birine hamlolunabilir ise de en ziyâde müruri zeman, tuli zeman diye tefsir edilmiştir. Çünkü mevzuı bahsolan ihlâk, âlemin nihayeti olan ihlâkı küllî değil ihlâkı ba’zdır. ٢٧ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ ٢٨ وَتَرٰى كُلَّ اُمَّةٍ جَاثِيَةً كُلُّ اُمَّةٍ تُدْعٰٓى اِلٰى كِتَابِهَا اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَاكُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٢٩ هٰذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ اِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَاكُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ٣ فَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فٖى رَحْمَتِهٖ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبٖينُ ٣١ وَاَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا اَفَلَمْ تَكُنْ اٰيَاتٖى تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْمًا مُجْرِمٖينَ ٣٢ وَاِذَا قٖيلَ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَارَيْبَ فٖيهَا قُلْتُمْ مَا نَدْرٖى مَا السَّاعَةُ اِنْ نَظُنُّ اِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنٖينَ ٣٣ وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَاكَانُوا بِهٖ يَسْتَهْزِؤُ نَ ٣٤ وَقٖيلَ الْيَوْمَ نَنْسٰيكُمْ كَمَا نَسٖيتُمْ لِقَآءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا وَمَاْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَالَكُمْ مِنْ نَاصِرٖينَ ٣٥ ذٰلِكُمْ بِاَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُوًا وَغَرَّتْكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا فَالْيَوْمَ لَايُخْرَجُونَ مِنْهَا وَلَاهُمْ يُسْتَعْتَبُونَ ٣٦ فَلِلّٰهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرْضِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ ٣٧ وَلَهُ الْكِبْرِيَآءُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

Meali Şerifi