AyetSûreler

Ahkâf Sûresi 14. Âyet

Mekke · Cüz 26 · Sayfa 503

أُوْلَـٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَنَّةِ خَٰلِدِينَ فِيهَا جَزَآءَۢ بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ۝١٤

İşte onlar cennetlikdirler, yaptıklarına karşılık orada ebedi olarak kalacaklardır

Elmalılı Hamdi Yazır meali

Elmalılı Tefsiri

Bu açıklama 11–20. âyetleri birlikte ele alır.

11. وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا الخ – bu da hem müşriklere hem Yehûde muhtemildir. Ekser müfessirîne göre müşriklerdir. Mü’minlerin ekserisini Ammar, Suheyb ve Bilâl gibi fukara ve zuafâdan görerek tahkır etmek ve gûya bu suretle islâmı düşürmek istiyorlar. Sa’lebî Yehûdun Abdullah ibni Selâm ve eshabı hakkında mekalesi demiştir. وَاِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهٖ bununla, ya’ni böyle demekle; iyman edenlere ta’netmekle muradlarına muvaffak olamayınca islâmı ve Kur’anı körletmek veya şehadeti ibtal eylemek maksadına iremeyince فَسَيَقُولُونَ هٰذَآ اِفْكٌ قَدٖيمٌ daha diyeceklerdir ki: bu bir ifki kadîmdir, eski uydurulmuş bir yalandır. - Ya’ni Peygamber hakkında evvelkilerden rivayet olunan tebşirat eski bir yalandır diyecekler, yâhud islâmı inkâr etmek için dini kökünden inkâr edecekler. Demek ki istikbalin kâfirleri daha azgın olacaktır. 12. وَمِنْ قَبْلِهٖ halbuki onun önünden - ya’ni Kur’andan evvel nâzil olmuş كِتَابُ مُوسٰٓى Musânın kitabı var - bununla hem ifki kadîm demelerinin nereye kadar vardığını gösterilmiş oluyor, hem de cevabı verilmiş oluyor. Zira o öyle var ki اِمَامًا وَرَحْمَةً bir imam ve rahmet olmuş bir halde - Allahın dininde senelerce rehber, muktedabih edinilmiş arkasınca gidilmiş ve o sâyede Allah tealânın rahmetine, ni’metine irilmiş, Eğer o bir ifk, bir yalan olsa idi o feyz-ü rahmet olur muydu? وَهٰذَا ve işte bu da - ya’ni Kur’an da كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا dili Arabî olarak tasdık edici bir kitab - Musânın bir imam ve rahmet olan kitabını tasdık, onun esasındaki hakıkati isbat ve te’yid eyliyen Arabca dilli bir kitab - ki tasdıkın hikmeti de لِيُنْذِرَ الَّذٖينَ ظَلَمُوا zulmedenleri inzar etmek için - her kim olursa olsun kendisinden her hangi bir suretle zulum, haksızlık sâdir olanlara Allahın azâbını haber vererek akıbetin vehametini anlatmak için وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِنٖينَ güzellik yapan muhsinlere de müjde için - şöyle ki 13. اِنَّ الَّذٖينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا – ya’ni ılmin hulâsası olan tevhid ile amelin müntehâsı olan istikameti cemedenler. «حم فصلت» de bu âyetin nazîrine bak, orada Melâike vasıtasiyle tebşir yapılıyordu, burada doğrudan doğru 15. وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ اِحْسَانًا – tavsıye, bir kimseye yapması ıktiza eden bir şeyi, va’z-u nasıhat tarzında önceden söylemektir. İyman ve istikamet en birinci şiarları olan muhsinlerin şanı beyan olunurken anaya babaya ihsan bilhassa tavsıye edilmiştir. Bu tavsıye bir kaç yerde vârid olmuştur. Fakat her birinde başka bir nükte ve noktai nazarla sevkedilmiş olduğu için tekrar değil ayrı ayrı fâideyi müfiddirler. Netekim burada da «جَزَآءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ» münasebetiyle ihsan ve istikametin mühim bir misali olmak üzere irad buyurulmuştur. Ve rivâyet olunduğuna göre «وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذٖى كَانُوا يُوعَدُونَ» a kadar bu iki âyet Hazreti Ebî bekri sıddık radıyallahü anh hakkında nâzil olmuş ve bir hayli ahkâmın da esaslarını ihtiva eylemiştir. Evvelâ, ahlâkî noktai nazardan valideye üç mertebede nazarı dikkat celb olunmuştur. Birincisi, babanın tahti galebesinde olarak «والدين» tağlibi içinde, ikincisi, «حملته» üçüncüsü «وَضَعَتْهُ وَفِصَالُهُ» ile vaz’-u irda’ haysiyyetleridir. Valid ya’ni baba ise yalnız «والدين» de birm kerre zikredilmiştir. Bir hadîsi şerifte beyan olunan şu mazmun ile mütenasibdir: bir adam: ya Resulallah = «من ابر» ben kime çok iylik edeyim?» Demişti, Resulullah sallallahü aleyhi vesellem buyurdu ki «امك» anana» sonra kime? dedi yine «امك» buyurdu, sonra kim? dedi: yine «امك» buyurdu, sonra kime dedi «اباك» = babana» buyurdu. حَمَلَتْهُ اُمُّهُ كُرْهًا anası onu kürh ile zahmet ve meşekkat ile yüklendi وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا yine zahmet ve meşakkat ile hamlini vaz’etti وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلٰثُونَ شَهْرًا hamli ve fisâli de otuz aydır - «Bakare» de «وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ» «Lokman» da «وَفِصَالُهُ فٖى عَامَيْنِ» buyurulduğuna göre bu otuzun iki senesi emzirme müddeti altı ay da hamil müddeti olmuş oluyor. Demek ki hamlin ekalli müddeti, rıdaın da ekseri müddeti gösterilmiştir. Zira bunlara kadının namusu, neseb ve hurmeti nikâh cihetleriyle pek çok ahkâmı mühimme teferru’ eder. Rivâyet olunur ki Hazreti Ömer radıyallahü anhe bir kadın mürafeaya götürülmüştü ki altı ayda doğurmuştu, haddini emretti, Hazreti Alî radıyallahü anh bu âyeti ıhtar ederek had lâzım gelmez hamlin ekalli müddeti altı aydır diye ı’tiraz etti, Hazreti Ömer de tasdık eyledi. Fahruddini Razî bunu naklettikten sonra der ki, akıl ve tecribe dahi bunun böyle olduğuna delâlet ederler. Eshabı tecârib diyorlar ki: cenînin tekevvünü için mukadder bir zaman vardır, o zaman tezauf edince cenîn harekete başlar. Bu mecmua iki misli munzamm olunca cenîn anasından infisal eyler: meselâ: cenînin hılkatı otuz günde tamam olduğunu farzedelim, bu zaman katlanıp altmış gün oldu mu cenîn hareket eder. Bu mecmua iki misli olan yüz yirmi daha artınca yüz seksen eder ki altı aydır, o vakıt cenîn infisal eder. Hılkati otuz beş günde tamam olduğunu farzedelim: o vakıt yetmiş günde hareket eder, iki misli yüz kırk daha ılâve olununca mecmuu iki yüz on gün eder ki yedi aydır, çocuk infisal eyler. Kırk gün farzetsek seksende hareket eder, iki yüz kırk günde infisal eyler ki sekiz aydır, kırk beş günde tamam olduğunu farzedelim doksan günde hareket eder iki yüz yetmiş günde infisal eyler ki dokuz ay eder. İşte tecribecilerin zikrettikleri zâbıt budur. Calînus demiştir ki: ben, hamil zamanlarının mıktarlarını çok merak ile araştırırdım bir kadın gördüm ki yüz seksen dört günde doğurdu. İbni Sinâ da kendisinin bunu müşahede etmiş olduğunu kaydeylemiştir. Demek ki hamlin ekalli müddeti Kur’anın nassına göre de, tıbbın tercibelerine göre de bir olarak altı aydır. Amma hamlin ekseri müddeti hakkında Kur’anda bir delâlet yoktur. Ebû Ali ibni sîna unvanı Şifâdan dokuzuncu mekalenin altıncı faslında demiştir ki tamamiyle ı’timad ettiğim mevsuk bir yerden bana baliğ oldu ki bir kadın hamil senelerinin dördüncüsünden sonra bir çocuk doğurdu, dişleri bitmişti hem de yaşadı, Eristatalisten de şöyle hikâye olunmuştur. Hayvanların vilâdet ve hamil zamanları mazbuttur. İnsandan başka ki gebe bir kadın ba’zan yedi ayda, ba’zı sekiz ayda doğurur, sekizinci de Mısır gibi muayyen beldelerden mâadasında az yaşar. Galib olan dokuzuncu aydan sonra doğmaktır. Ehli tecarib şunu da ıhtar ederler ki bervechi balâ tezâuf suretiyle beyan ettiğimiz zabıt, tahdîdî değil takrîbîdir. Ba’zan günlerde ziyâdelik, eksiklik olabilir. Sonra Razî Cenînin tamamlandığı müddeti de altı kısma taksim ederek tecribî ma’lûmatına göre kayd etmiştir ki zamanımızda buna «mebhasi rüşeym» denilmekte ve bir tasnifi mahsusa tâbi’ tutulmaktadır. Nihâyet der ki altıncısında a’zalar birbirinden seçilir ve hissolunacak vechile tebeyyün eyler bunun mecmuu kırk gündür, ba’zı da kırk beş güne kadar teehhur eder. Ekalli de otuzdur. Şu halde bu tıbbî tecribeler dahi sadık masduk nebiyyi zîşanın şu hadîsinde haber verdiğine mutabıktır: «يُجْمَعُ خَلْقُ اَحَدِكُمْ فِى بَطْنِ اُمِّهِٓ اَرْبَعِينَ يَوْمًا= her birinizin hilkati anası karnında kırk günde toplanır.» Tecribe sahibleri derler ki. Kırktan sonraki sıkıt selâsı yarılıp da soğuk suya konulduğu zaman etrafı mütemeyyiz küçük bir şey zuhur eder اه. Hasılı hamlin ekalli müddeti altı ay olduğu gibi rıda’ müddetinin de ekseri iki senedir. «حَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلٰثُونَ شَهْرًا» mecmuunun haberidir. Ancak İmamı a’zam Ebu Hanîfe Hazretleri bu âyette bir de şu ma’nâ ıhtımalini nazari dikkate almıştır: hamli de fısali de otuz aydır. Bu surette hamil müddeti de otuz ay rıda’ müddeti de otuz ay olmak ve ikisinin de ekseri beyan edilmiş bulunmak lâzım gelir. Hazreti Âişenin rivâyet eylediği bir hadîsi şerif hamlin ekseri müddeti iki seneden ziyâde olamıyacağını isbat etmiş olmakla hamil hakkında mezkûr ıhtımal, sakıt olmak lâzım gelirse de fısal hakkında iki sene «حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ» kaydiyle mukayyed bulunduğu için nikâhın hurmetini ifâde eden müddeti rıda’ noktai nazarından ekserin otuz ay olması şübhesi bâkîdir. Bu ıhtımali ref’edecek bir delîl yoktur. Binaenaleyh, muharrim, mübiyha tercih olunmak kaidei usuliyyesi mucebince otuz ay içinde emişenler hakkında ıhtıyaten hürmeti rıda’ sabit olmak lâzım gelir. Lâkin sûrei «Lokman» da «وَفِصَالُهُ فٖى عَامَيْنِ» mutlak olduğu için İmameyn bu şübheye iştirâk etmemişlerdir. Fetvâda da bu tercih olunmuştur (Fıkıhtan Hidâye ve etrafına bak). İşte babanın ananın böyle hukukundan dolayı onlara ihsân ile muâmele etmesini o insana tavsıye ettik 15. حَتّٰىٓ اِذَا بَلَغَ اَشُدَّهُ ta ki eşüddüne irdi - kuvvet ve kemal çağına irdi, kuvveti ve aklı sağlamlaştı, bunu ba’zıları bülûğ ile ba’zıları da kühulet ile tefsir etmişlerdir. Bu şuna daha akrebdir وَبَلَغَ اَرْبَعٖينَ سَنَةً ve kırk yaşına irişti - denilir ki Peygamberler hep kırktan sonra ba’s edilmiştir. Maamafih Hazreti Isâ ile Yahyanın sabavetlerinde nübüvvetleri de mevzuı bahistir: İşte tam aklını, kuvvetini toplayıb da kırkına irdiği vakıt o tavsıyeyi yerine getirerek قَالَ dedi: - Allahdan üç murad istedi. Birincisi şöyle ni’metlerine şükür niyazı: رَبِّ اَوْزِعْنٖىٓ ya rab! bana öyle ilham et, öyle şevk ver ki اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ ni’metine şükredeyim - evvelâ şükrü istemesi, şükür dâima bir neş’ei ni’met ile alâkadar olduğundan evvel emirde kalbin neş’esini bulmak içindir. İşte her muvaffakıyyetin sirri de bu neş’edir, o neş’e ile dir ki rızaya uygun büyük salih ameller yapılabilir. الَّتٖىٓ اَنْعَمْتَ عَلَىَّ وَعَلٰى وَالِدَىَّ hem bana in’am ettiğin ni’metine hem vâlideynime - anama babama, ya’ni ni’meti dîn ve ni’meti vücud İkincisi وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ ve senin razı olacağın salih bir amel işleyeyim - «صَالِحًا» de tenvin, ta’zîm için, ya’ni büyük bir iş. Yâhud teksir için: bir çok iş, yâhud vahdeti nev’ıyye ki ameli sâlih cinsinden Allah tealânın rızasını bilhassa câlib olacak bir nevi’ amel, tâatı marzıyye. Üçüncüsü وَاَصْلِحْ لٖى فٖى ذُرِّيَّتٖى zürriyyetimde de benim için ıslâh nasîb et - ya’ni salâhı onlara da sirâyet ettir, içlerinde sabit kıl. اِنّٖى تُبْتُ اِلَيْكَ Çünkü ben tevbe ile sana yüz tuttum - senin razı olmıyacağın fiillerden veya senin zikrinden alıkoyacak şeylerden tevbe edip sana yöneldim «وَاِنّٖى مِنَ الْمُسْلِمٖينَ» ve çünkü ben müslimîndenim - kendilerini ıhlâs ile senin birliğine teslim edenlerdenim. Bu iki cümle duânın sıhhati tevbe ve islâma mütevakkîf olduğuna işarettir. İbni Abbas radıyallahü anhüma Hazretleri demiştir ki: Allah tealâ Ebû Bekr radıyallahü anhın duâsını kabul buyurdu da mü’minlerden dokuz kişiyi azad eyledi ki Bilâlı Habeşî ve Âmir ibni Füheyre bunlardandır ve her ne hayir murad etti ise Allah tealâ ona yardım etti, zürriyyeti hakkında da duâsını kabul buyurdu, evlâdlarının hepsi iyman ettiler, ona hem anasının babasının hem de evlâdlarının cemi’sinin islâmı müyesser oldu. Babası Ebû Kuhâfe - Osman ibni amr ve anası Ümmül’hayr binti sahr ibin Ömer - oğlu Abdurrahman ibni ebî bekir ve onun oğlu Ebû atıyk hepsi Peygambere yetiştiler. Ve Hazreti ebî bekrin mazhariyyeti derecesi Sahabeden hiç birine müyesser olmadı. اه. «رِضْوَانُ اللّٰهِ تَعَالٰى عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ» Maamafih Eshabı kiramın hepsi böyle ihsan ve istikamet hissi ile meşbu idiler. Buna işareten buyuruluyor ki: 16. اُولٰٓئِكَ işte bunlar - böyle bu güzel evsaf ile muttasıf olan muhsin, şâkir insanlar الَّذٖينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فٖٓى اَصْحَابِ الْجَنَّةِ o eshabı Cennet içinde, ya’ni iyman ve istikametleri hasebiyle haklarında «اُولٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدٖينَ فٖيهَا جَزَآءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ» buyurulan ve kendilerine Kıyâmet günü havf-ü huzn olmıyan ehli Cennet içinde öyle mümtaz kimselerdir ki kendilerinden amellerinin en güzelini kabullanırız ve günahlarından geçeriz - burada «اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا» ta’biri hakkında müfessirînin iki kavli vardır. Birisi «ahsen», «hasen» ma’nâsınadır denilmiş, birisi de «ahsen» den murad mubahın mâfevkı olan taâttır ki mendub ve vacibe şamildir. Zira mubah, çirkin değil, hasendir. Lâkin ona sevab ve ıkab terettüb etmez اه. Fakat zâhir olan şudur ki bunların seyyiatlarından geçilmiş olduğu gibi alel’âde hasenatları da onlara keffaret gibi olarak Cennetteki mertebeleri en güzel amellerine göre olmasıdır. Burada Mücâhidden Taberî, Hazreti Ebî Bekirin Ömere olan vasıyyetini nakleder şöyle ki: Hazreti Ebi Bekir Hazreti Ömeri radıyallahü anhüma çağırdı da ona dedi ki ben sana bir vasıyyet edeceğim onu iyi hıfzedesin, Allahın gecede bir hakkı vardır, onu gündüzün kabul etmez ve gündüzün bir hakkı vardır, onu da gece kabul etmez, bizim hiç birimiz için farzı eda etmedikçe nafile yoktur. Kıyamet günü mizanları ağır gelenlerin mîzanlarının ağır gelmesi hep Dünyada hakka ittiba’ları ve onun onlara ağır gelmesi sebebiyledir. Haktan başka bir şey konmıyan bir mîzanın ağır gelmesi ise hakkıdır. Kıyamet günü mizanları hafif gelenlerin mîzanlarının hafif gelmesi de Dünyada batıla tâbi’ olmalarından ve onun onlara hafif gelmesindendir. Batılden başka bir şey konmıyan bir mîzanın hafif gelmesi de hakkıdır. Görmez misin Allah tealâ Ehli Cenneti en güzel amelleriyle zikretmiştir. Onun için bir kail der ki benim amelim bunların ameline nerede irişecek? Onun sebebi: çünkü Allah tealâ onların kötü amellerinden geçmiştir de onları ızhar etmez ve görmez misin Allah tealâ Ehli narı en kötü amelleriyle anmıştır da bir kail der ki ben amelce onlardan iyiyimdir, onun sebebi çünkü Allah tealâ onların en güzel amellerini kendilerine reddetmiştir. Görmez misin Allah tealâ şiddet âyetini rızâ âyetinin yanında ve rızâ âyetini şiddet âyetinin yanında indirmiştir ki mü’min hem ümidli hem saygılı olsun da kendi eliyle tehlükeye atılmasın ve Allaha karşı hakk olmıyan bir kuruntuya kapılmasın. اه. 17. وَالَّذٖى قَالَ لِوَالِدَيْهِ اُفٍّ لَكُمَآ – Bununla evvelki âyetin temamen zıddına, ya’ni anasına babasına ezâ edenlere intikal ile inzara geçiliyor. Mervan bunun Abdurrahman ibni ebî bekir hakkında nâzil olduğunu iddia etmiş ise de doğru değildir. Hikâye olunuyor ki: Mervan bir gün mescidde hutbesinde «ben Emîrül’mü’minînin, ya’ni Muaviyenin Yezîdi istihlâf etmesi hakkındaki re’yini güzel görüyorum, çünkü Ebû bekir de istıhlâf etti Ömer de» demişti. Bunun üzerine Abdurrahman ibni ebî bekir «اَهِرَقْلِيَّةً» ya’ni kırallık mı? Ebû bekir radıyallahü anh vallahi onu ne evlâdından birisi ne de Ehli beytinden birisi hakkında yapmadı, Muaviye ise sırf oğluna rahmet ve kerâmet yaptı» dedi. Mervan: sen «وَالَّذٖى قَالَ لِوَالِدَيْهِ اُفٍّ لَكُمَآ» değil misin? dedi, Abdurrahman da: sen Resulullahın lâ’netlediği mel’unun oğlu değil misin? dedi, Hazreti Âişe işitti, Mervana; sen Abdurrahmana şöyle şöyle mi dedin, yalan söylemişin. Vallahi o onun hakkında nâzil olmadı, isteseydim kimin hakkında nâzil olduğunu söylerdim dedi. اَتَعِدَانِنٖٓى اَنْ اُخْرَجَ bana çıkarılacağımı mı va’dediyorsunuz? - öldükten sonra kabirden ba’solunacağımı mı va’dediyorsunuz وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلٖى halbuki benden evvel nice karnlar geçmiş - ya’ni onlardan kim kabirden çıkmış ta ben çıkacakmışım? diyor هُمَا o ikisi - ya’ni anası babası ise يَسْتَغٖيثَانِ اللّٰهَ Allaha sığınıyorlar - onun böyle inkârından, cür’etinden, küfründen el’aman çekerek neûzübillah aman yarabbi diye feryad ediyorlar وَيْلَكَ yazıklar olsun sana اٰمِنْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ inan iyman getir, her halde Allahın va’di haktır diyorlar. -

VEYLEK, veyl sana, aslında bizim canı çıkası, geberesi ta’birimiz gibi bir helâk duâsı olmakla beraber

hakıkaten helâk için değil, azarlıyarak teşvık ve tergib için de kullanılır ki burada da maksad odur. Onun için buna yazıklar olsun sana demek daha muvafık olacaktır. فَيَقُولُ مَا هٰذَآ اِلَّآ اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ – o, yine onları tekzib ederek, bu sizin Allahın va’di dediğiniz evvelkilerin esâtîrinden başka bir şey değildir. - Hiç aslı olmıyarak yazılmış masallardır - der. 18. اُولٰٓئِكَ işte bunlar - obirlerinin tam zıddına olarak الَّذٖينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فٖٓى اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ Cinn ve İnsten kendilerinden evvel geçen ümmetler içinde aleyhlerine söz hakk olmuş kimselerdir - kavilden murad «لَامْلَانَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجَنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعِينَ» kelimei azabıdır. Burada «فٖٓى اُمَمٍ» yukarıdaki «فٖٓى اَصْحَابِ الْجَنَّةِ» nin mukabilinde olarak Eshabı Cehennemi gösteriyor ve bu âyetten Cinnin dahi İns gibi ölümü olduğu anlaşılıyor. اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرٖينَ çünkü bunlar kendilerini ziyan etmiş, husrana düşmüş kimselerdir. 19. وَلِكُلٍّ ve her biri için -ya’ni şu zikrolunan iki kısımdan: Eshabı Cennet ile hâsirînden her bir kısm için دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا amellerinden dereceler var - işledikleri hayır veya şer amellere göre muhtelif dereceleri vardır Ehli Cennetin de dereceleri muhteliftir, kavil hakk olanların da. Çünkü gerek mahiyyet, gerek tarz ı’tibariyle amelleri muhteliftir. Onun cezası olan dereceleri de ona göre muhteliftir. Bunun için buyuruluyor ki وَلِيُوَفِّيَهُمْ اَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَايُظْلَمُونَ bu da onlara hiç bir zulm edilmeksizin amelleri kendilerine temamen ödenmek içindir - onun için kimininki Dünyada tamamlanır, kimininki Âhırette. Bu suretle kâfirler sırf Dünya için çalışdıkları ve yaptıkları iyi amellerin mükâfatını behemehal Dünyada alacakları cihetle 20. وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذٖينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ o küfredenler ateşe arz olunacağı gün de - ki Kıyamet günü - şöyle denecektir. اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فٖى حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا الخ – Hazreti Ömer radıyallahü anhten merviydir: istesem ben sizin en hoş yemekliniz, en güzel yiyimliniz olurdum ve lâkin gördüm ki Allah tealâ bir kavme tayyibatlarının fena haberini vermiş «اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فٖى حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا» buyurmuştur, ben tayyibâtımı bâkıy kılmak isterim demiştir. Yine rivâyet olunur ki Şama geldiği vakıt ona mukaddema misli görülmedik bir yemek yapılmış idi, buyurdu ki: bu bizim, fakat vefat etmiş olan fukarai müslimîn için ne var? Onlar arpa ekmeğinden doymuyorlardı, Halid İbni Velid onlara Cennet var dedi, deyince Ömerin gözleri doluktu da vallahi bizim hazzımız bu hutamda olup da onlar gittiler ise!... Dedi ki Allahü a’lem Cennette aramız ne kadar uzak olur? demektir. Resuli ekrem sallâllahü aleyhi vesellem bir gün Ehli suffenin yanlarına girdi, elbiselerine yamalık bulamadıklarından deri ile yamıyorlardı, buyurdu ki siz bu gün mü daha hayırlısınız? Yoksa her biriniz sabah bir hulle akşam bir hulle giyeceğiniz ve sofranızda sahnın biri gelib biri gideceği ve evi Kâ’be örtülür gibi örtüleceği gün mü? Biz bu gün daha hayırlıyız dediler. Evet buyurdu: bu gün daha hayırlısınız اه. İbni Zeyd bu âyetin tefsirinde şu âyetleri okumuş «مَنْ كَانَ يُرٖيدُ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَزٖينَتَهَا نُوَفِّ اِلَيْهِمْ اَعْمَالَهُمْ فٖيهَا وَهُمْ فٖيهَا لَا يُبْخَسُونَ» ve «مَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فٖى حَرْثِهٖ وَمَنْ كَانَ يُرٖيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهٖ مِنْهَا وَمَالَهُ فِى الْاٰخِرَةِ مِنْ نَصٖيبٍ مَنْ كَانَ يُرٖيدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ فٖيهَا مَانَشَآءُ لِمَنْ نُرٖيدُ الى آخر الاية» ve demiştir ki işte Dünya hayatlarında tayyibâtlarını giderenler bunlardır.

عَذَابَ الْهُونِ hun azâbı - hevan, ya’ni zillet ve hakaret azâbı. Bunun bir misal ile izahı: ٢١ وَاذْكُرْ اَخَا عَادٍ اِذْ اَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالْاَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهٖٓ اَلَّا تَعْبُدُوٓا اِلَّا اللّٰهَ اِنّٖىٓ اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظٖيمٍ ٢٢ قَالُوٓا اَجِئْتَنَا لِتَاْفِكَنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا فَاْتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقٖينَ ٢٣ قَالَ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاُبَلِّغُكُمْ مَآ اُرْسِلْتُ بِهٖ وَلٰكِنّٖىٓ اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ ٢٤ فَلَمَّا رَاَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ اَوْدِيَتِهِمْ قَالُوا هٰذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا بَلْ هُوَ مَااسْتَعْجَلْتُمْ بِهٖ رٖيحٌ فٖيهَا عَذَابٌ اَلٖيمٌ ٢٥ تُدَمِّرُ كُلَّ شَىْءٍ بِاَمْرِ رَبِّهَا فَاَصْبَحُوا لَايُرٰٓى اِلَّا مَسَاكِنُهُمْ كَذٰلِكَ نَجْزِى الْقَوْمَ الْمُجْرِمٖينَ ٢٦ وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فٖيمَآ اِنْ مَكَّنَّاكُمْ فٖيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَاَبْصَارًا وَاَفْئِدَةً فَمَآ اَغْنٰى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَآ اَبْصَارُهُمْ وَلَآ اَفْئِدَتُهُمْ مِنْ شَىْءٍ اِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهٖ يَسْتَهْزِؤُنَ

Meali Şerifi